Geçmişe dönüp baktığımızda imkânların bugüne kıyasla daha kısıtlı olduğu, fakat gönüllerin çok daha geniş olduğu günleri hatırlarız. Evler küçüktü belki ama sofralar kalabalıktı. İnsanların cebinde bugünkü kadar para olmayabilirdi ama birbirlerine ayıracak vakitleri vardı. Bir çayın kırk yıl hatırı gerçekten vardı. Komşunun derdi, diğer komşunun da derdiydi.
Bugün ise başka bir manzarayla karşı karşıyayız.
Şehirler büyüdü, binalar yükseldi, araçlar çoğaldı. Maddi imkânlar geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde arttı. Fakat bütün bu zenginliğin içerisinde kaybetmeye başladığımız çok kıymetli bir şey var: İnsan insana olan bağımız.
Binalar yükselirken bağlarımız inceldi.
Caddeler kalabalıklaştı ama insanlar yalnızlaştı. Aynı apartmanda yaşayanlar birbirini tanımaz hale geldi. Aynı sokakta büyüyen insanlar birbirlerine yabancılaşmaya başladı.
Oysa bir şehrin zenginliği yalnızca betonla ölçülmez.
Bir memleketin gerçek zenginliği; kaç lüks konutunun bulunduğuyla, sokaklarındaki araçların modeliyle veya insanların banka hesaplarındaki rakamlarla belirlenemez.
Asıl zenginlik, o memleketin yetiştirdiği insandır.
Gençlerimize nasıl bir şehir bırakıyoruz?
Bugün üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konulardan biri gençlerimizdir.
Gençlerimize sürekli “Okuyun, kendinizi geliştirin, geleceğinizi kurun” diyoruz. Peki onlara bunun için yeterli ortamı hazırlıyor muyuz?
Gençlerin rahatlıkla gidip saatlerce ders çalışabileceği, araştırma yapabileceği, kitap okuyabileceği nitelikli kütüphanelerimiz yeterli mi?
Sanatla, edebiyatla, bilimle ve kültürle buluşabilecekleri sosyal alanlarımız ne durumda?
Gençlerin bir araya gelip fikir üretebilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri ortamları oluşturamazsak onları kahve köşelerine ve telefon ekranlarının içine hapsetmiş oluruz.
Sonra da dönüp “Bu gençlik nereye gidiyor?” diye sorarız.
Belki de önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gençlere gidebilecekleri hangi kapıları açtık?
Bir gencin önüne kütüphane koymazsanız kahvehane çıkar. Kitabı, sanatı ve sporu hayatının bir parçası haline getiremezseniz dijital dünyanın sınırsız ve çoğu zaman yalnızlaştıran ortamı onun hayatında daha fazla yer kaplar.
Dostluklarımızı da kaybetmeyelim
Meselenin yalnızca gençler ve eğitim olmadığını da görmek gerekiyor.
Toplum olarak insan ilişkilerimizde de ciddi bir değişim yaşıyoruz.
Eskiden insanlar birbirlerini sadece işleri düştüğünde aramazdı. Bir dostun kapısı sebepsiz yere çalınabilirdi. Çay içmek için bahaneye ihtiyaç duyulmazdı.
Bugün ise ne yazık ki birçok ilişki menfaatler üzerinden kurulmaya başladı.
İşimiz düştüğünde hatırladığımız, ihtiyacımız bittiğinde unuttuğumuz insanlar çoğalıyorsa burada hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir sorun vardır.
Çünkü dostluk bir yatırım değildir.
Komşuluk bir çıkar ilişkisi değildir.
İnsan, başka bir insana yalnızca kendisine fayda sağladığı müddetçe değer veriyorsa toplumun en güçlü bağlarından biri yavaş yavaş çözülüyor demektir.
Beton kadar insana da yatırım yapmalıyız
Elbette şehirler gelişecek.
Yeni binalar yapılacak, yollar genişleyecek, ticaret büyüyecek ve ekonomik imkânlar artacak. Bunların hepsi gereklidir.
Ancak kalkınmayı yalnızca beton üzerinden okumak büyük bir eksikliktir.
Bir tarafta milyonluk binalar yükselirken diğer tarafta gençlerimizin oturup kitap okuyacağı, araştırma yapacağı, sanatla ve kültürle buluşacağı mekânlar yetersiz kalıyorsa burada bir öncelik meselesini konuşmamız gerekir.
Bir şehre yapılabilecek en büyük yatırım sadece yeni bir bina değildir.
Bir çocuğun zihnine yapılan yatırım, geleceğe dikilmiş en sağlam binadır.
Bir kütüphanenin rafına konulan kitap, bazen kilometrelerce yapılan yoldan daha uzun bir yol açabilir.
Çünkü o kitap bir gencin hayatını değiştirebilir.
Kimseyi suçlamak için değil
Bu satırları birilerini suçlamak, geçmişe sitem etmek veya herhangi bir kesimi hedef göstermek amacıyla yazmıyorum.
Tam tersine, hepimizin ortak meselesine dikkat çekmek istiyorum.
Belediyelerimizin, kamu kurumlarımızın, iş insanlarımızın, sivil toplum kuruluşlarımızın ve en önemlisi ailelerimizin bu konuda üstlenebileceği sorumluluklar var.
Maddi olarak büyürken manevi olarak küçülmemeliyiz.
Şehrimizi imar ederken insanımızı ihmal etmemeliyiz.
Çocuklarımızın ve gençlerimizin önüne yalnızca bir meslek ve para kazanma hedefi değil; iyi insan olmayı, okumayı, düşünmeyi ve paylaşmayı da koyabilmeliyiz.
Önce gönülleri imar edelim
Doğup büyüdüğümüz bu toprakların daha fazla betondan önce daha fazla kitaba, daha fazla kültüre, daha fazla sanata ve daha fazla samimiyete ihtiyacı var.
Gençlerimizin kahve masalarında değil, kitap raflarının arasında gelecek hayalleri kurduğu bir şehir neden mümkün olmasın?
Kütüphanelerin dolduğu, gençlerin fikirlerini özgürce tartıştığı, sanatın ve kültürün hayatın doğal bir parçası olduğu bir memleket neden kuramayalım?
Ve en önemlisi…
İnsanların birbirini makamı, parası veya sağlayacağı menfaat için değil, insan olduğu için sevdiği o eski samimiyeti neden yeniden yaşatamayalım?
Binalarımız yükselsin.
Şehrimiz büyüsün.
İnsanlarımız zenginleşsin.
Ama bütün bunlar olurken gönüllerimiz küçülmesin, bağlarımız incelmesin.
Çünkü bir memleketin gerçek büyüklüğü gökyüzüne uzanan binalarında değil; kütüphanelerinin zenginliğinde, gençlerinin ufkunda ve insanlarının birbirine gösterdiği samimiyette saklıdır.





