Araştırma ve Derleme: Musa ÇELEBİ
Bu çalışma, geçmişi yargılamak amacıyla değil; anlamak, korumak ve gelecek nesillere aktarmak düşüncesiyle hazırlanmıştır. Aile hafızasını yaşatmak, yalnızca geçmişe duyulan vefanın değil, gelecek kuşaklara karşı hissedilen sorumluluğun da bir gereğidir.
Mala Mehmi Hacı Ailesinin Kökleri ve Unutulmayan Büyükleri
Not: Bu videoda ve bazı görsellerde yapay zekâ teknolojisinden yararlanılmıştır.
Bağdat’tan Başlayan Uzun Yolculuk
Aile büyüklerinden aktarılan rivayetlere göre bu hikâye, 12’nci yüzyılda Bağdat’ta başlamaktadır.
Anlatılanlara göre o dönemde Bağdat’ta zalim bir yönetici hüküm sürmekteydi. Dört yetim oğluyla birlikte yaşayan yaşlı ve seyyid bir anne, çocuklarını koruyabilmek amacıyla Bağdat’tan ayrılmaya karar verdi. Anne ve dört oğlu, aylar süren zorlu bir yolculuğun ardından Muş yöresine ulaşarak buradaki bir yerleşim yerine sığındı.
Rivayetlere göre dört kardeşten birinin adı Hasan’dı.
Aile anlatımlarında Seyyid Şeyh Hasan Zerrâkî’nin aslen Bağdat’ın Zerrak Mahallesi’nden olduğu, “Zerrâkî” lakabının da bu yerleşim yerinin adından geldiği ifade edilmektedir.
Künyesinin Ebu Nasır Gazi olduğu, babasının Abdurrahman, dedesinin ise Şeyh Ahmet olduğu aktarılmaktadır. Sözlü şecerelerde soyunun İmam Zeynel Abidin üzerinden Hazreti Hüseyin’e, Hazreti Ali’ye ve Hazreti Fatıma’ya ulaştığına inanılmaktadır.
Zırkî veya Zırkan Beyliği’nin kurucusu olarak kabul edilen Seyyid Şeyh Hasan Zerrâkî’nin türbesi, Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Dibek köyünde bulunmaktadır. Miladi 1135 yılında burada vefat ettiği rivayet edilmektedir.

Seyyid Şeyh Hasan Zerrâkî’den Hacı Hüseyin’e Uzanan Manevi Silsile
Aile büyüklerinin anlatımlarına göre Hacı Hüseyin’in manevi soyunun da Seyyid Şeyh Hasan Zerrâkî’ye dayandığına inanılmaktadır.
Şeyh Hasan Zerrâkî’nin Güneydoğu Anadolu’da; özellikle Diyarbakır, Batman, Elazığ ve Mardin çevresinde etkili olduğu aktarılmaktadır.
Şeyh Hasan Zerrâkî’nin soyundan geldiği kabul edilen Zerikan, Zirikan veya Zerkanlı topluluğu, kökeni Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya dayanan köklü bir aşiret olarak bilinmektedir. Aşiretin hem Kurmancî hem de Zazaca konuşan kolları bulunmaktadır.
Yıllar ve yüzyıllar geçtikçe aile büyümüş, yeni nesiller yetişmiş ve farklı bölgelere yayılmıştır.

Şerefka’ya Uzanan Aile Kolu
Aile anlatımlarına göre Hacı Hüseyin’in atalarından bir kol, Kulp ile Silvan arasında bulunan ve günümüzde Ünal adıyla bilinen Şerefka yerleşimine giderek burada yeni bir hayat kurmuştur. Şerefka, bugün Kulp ilçesi sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Bu aile kolundan çok sayıda ilim ehli, şeyh, halife ve tasavvuf büyüğünün yetiştiği aktarılmaktadır. Seyyid Azamuddin Hazretleri’nin soyuna dayandırılan bu kol, halk arasında “Mala Azmi” veya “Azmi Ailesi” olarak tanınmıştır.
Tepe Barava’da “Mala Mehmi Hacı” adıyla bilinen ailenin de Şerefka’daki Mala Azmi soyundan geldiği ve Badıkan topluluğuna mensup olduğu ifade edilmektedir.

Şerefka’dan Zokbirin’e
Sözlü anlatımlara göre aile, yaklaşık 1070’li yıllarda Bağdat’tan Muş bölgesine ulaştı. Daha sonra ailenin bir kolu Kulp ile Silvan arasındaki Şerefka bölgesine yerleşti. İlerleyen dönemlerde ise Hazro’nun Zokbirin köyüne göç etti.
Bugün Kırmataş adıyla bilinen Zokbirin köyünde uzun yıllar yaşayan aile, burada yeni akrabalıklar kurarak çoğaldı.
Rivayetlere göre Hacı Hüseyin, yaklaşık 1824 yılında Zokbirin’de dünyaya geldi. Babasının adı Muhyeddin’di ve halk arasında “Miho” olarak tanınıyordu. Dedesi ise Mustafa’ydı.
Şerefka’dan Zokbirin’e yerleşen aile uzun süre burada yaşadı. Ancak aileler arasında yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle Miho, çocukları ve yakınlarıyla birlikte Zokbirin’den ayrılmaya karar verdi.
Bu karar, ailenin tarihinde yeni ve zorlu bir dönemin başlangıcı oldu.
Bazı insanlar yalnızca bir aileyi değil, yaşadıkları coğrafyanın hafızasını da inşa eder. Aradan yaklaşık iki asır geçmesine rağmen isimleri saygıyla anılır, hikâyeleri dilden dile aktarılır. Tepe Barava’da yaşayan Mala Mehmi Hacı ailesinin kurucusu kabul edilen Hacı Hüseyin de böyle bir şahsiyetti.
Bugün Tepe, Aluç ve Korukçu’da yaşayan çok sayıda ailenin kökleri, yaklaşık iki asır önce bu topraklara gelen Hacı Hüseyin’e uzanmaktadır.
Hacı Hüseyin; inancı, adaleti, misafirperverliği, cesareti, emeği ve insanları bir arada tutan kişiliğiyle hatırlanmaktadır.
Zorlu Göç Yolunda Yaşanan Acı
1840’lı yılların başlarında Miho ve ailesi, dostluk ilişkisi içerisinde bulunduğu Oğuz Bey’in daveti üzerine Bismil’in Ambarcık köyüne doğru yola çıktı.
Ancak bu yolculuk kolay olmadı.
Aile, “Zeynika Tırka” olarak bilinen mevkiye ulaştığında eşkıyaların saldırısına uğradı. Silah sesleri dağlarda yankılandı ve ailenin genç fertlerinden biri bu saldırıda hayatını kaybetti.
O gün yalnızca bir can toprağa düşmedi. Bir annenin yüreği yandı, bir babanın omuzları çöktü. Genç Hüseyin’in çocukluğu da o gün sona erdi.
Hüseyin, yaşadığı acıyı içine gömdü. Yıllar sonra halk arasında anlatılan rivayetlere göre kardeşinin kanını yerde bırakmadı. Bu hadise, Hacı Hüseyin’in cesaretini ve ailesine bağlılığını anlatan en önemli hatıralardan biri olarak nesilden nesile aktarıldı.
Diğer kardeşi ise daha sonra Tepe’de hastalanarak genç yaşta vefat etti. Evlenemeden hayatını kaybeden bu kardeşinin mezarının bugün de Tepe’de bulunduğu anlatılmaktadır.
Ambarcık’tan Tepe Barava’ya
Hüseyin, Ambarcık’a geldiğinde henüz bekârdı.
Aile birkaç yıl Ambarcık’ta yaşadıktan sonra, 1846 yılı civarında yeni kurulmaya başlanan Tepe Barava’ya yerleşti.
Bu göç, yeni bir hayatın başlangıcıydı. Yeni bir köyün, yeni bir tarihin ve yeni bir neslin doğuşuydu.

Hüseyin’in babası Miho, Tepe’nin saygın ailelerinden Yel Ailesi’nin ağasının kızı Ayşi Hanım’ı oğluna istedi.
Hüseyin ile Ayşi Hanım’ın evliliği yalnızca iki gencin hayatını birleştirmedi. Bu evlilik, Tepe Barava’nın geleceğini şekillendirecek iki köklü aile arasında güçlü bir akrabalık bağı oluşturdu.
Hüseyin artık yalnız değildi. Omuzlarında hem ailesinin acılarla dolu geçmişi hem de kurulacak yeni yurdun geleceği vardı.
Toprağı ekip biçti, insanları bir araya getirdi. Emeğiyle tarlaları, duasıyla gönülleri bereketlendirdi.
Zamanla köy büyüdü. Yeni evler yapıldı, ocaklar tüttü ve çocuk sesleri çoğaldı.
Hacı Hüseyin’in kurduğu yuvada birer birer çocuklar dünyaya geldi.
⸻

Hacı Hüseyin’in Çocukları
Hacı Hüseyin ile Ayşi Hanım’ın ilk oğlu Muhammed’di. Kimse o gün dünyaya gelen bu çocuğun adının, yıllar sonra bütün ailenin ismine dönüşeceğini bilmiyordu.
Muhammed’in ardından Ali ve Yusuf dünyaya geldi. Daha sonra Hedo, Medo, Emine ve Fatma doğdu.
Her biri farklı bir hayat yaşayacak, bu büyük aile çınarının ayrı bir dalı olacaktı.
Hacı Hüseyin daha sonraki yıllarda Savur’un Kunifir bölgesinden Fatımı Hanım ile ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten Şığı, diğer adıyla Şeyhmus adında bir oğlu dünyaya geldi.

Hacı Hüseyin’in kızlarından Hedo, Avşar ailesine; Medo ise Yel ailesine gelin gitti.
Bugün Çelebi, Kahraman ve Tanrıkulu soyadlarını taşıyan bazı aile kolları, soylarını Hacı Hüseyin’in çocuklarına ve torunlarına dayandırmaktadır.
⸻

Mala Mehmi Hacı Ailesinin Doğuşu
Bir baba için en büyük servet ne altındır ne de geniş topraklardır. Gerçek servet, arkasında hayırla anılan evlatlar ve insanlara fayda sağlayan bir nesil bırakabilmektir.
Hacı Hüseyin’in çocukları ve torunları zamanla çoğaldı. Aile; Tepe, Aluç, Korukçu ve çevredeki diğer yerleşimlere yayıldı.
Ancak aileye bugün bilinen adını veren kişi, Hacı Hüseyin’in en büyük oğlu Mehmet, yani Mehemê Hacî oldu.
Aileye İsmini Veren Mehmet
Hacı Hüseyin’in en büyük oğlu Mehmet, halk arasındaki adıyla Mehemê Hacî, zamanla bölgenin saygın isimlerinden biri hâline geldi.
Aile bugün hâlâ onun adıyla anılmaktadır:
Mala Mehmi Hacı.
Kurmancîde “Mala Mehmi Hacı” ifadesi, “Hacı’nın oğlu Mehmet’in ailesi” veya “Hacı Mehmet’in hanesi” anlamında kullanılmaktadır.

Mehmet, ilk evliliğini Savur beylerinden Hamdullah Bey’in kızı Fatma Hanım ile yaptı. Mala Mehmi Hacı ailesinin tarihindeki en güçlü akrabalık bağlarından biri de bu evlilikle Savur Beyleri arasında kuruldu.
Anlatılanlara göre Savurlu Fatma Hanım; asaleti, ileri görüşlülüğü, güçlü karakteri ve aile içerisindeki dirayetiyle çocuklarının yetişmesinde önemli bir rol oynadı.
Bu evlilikten:
- Ahmet Ağa,
- Halil Ağa,
- Seyri,
- Dırrı
dünyaya geldi.
Mehmet, daha sonraki yıllarda Nuri, diğer adıyla Güneş ailesinden bir hanımla ikinci evliliğini yaptı.
Bu evlilikten ise:
- Şevket,
- Zübeyde,
- Şükrü,
- Sosun
dünyaya geldi.
⸻
Sosun Çelebi ve Yaşar Ailesi
Sosun Çelebi, Reşat Yaşar ile evlendi. Bu evlilikten Abdulezel, Naile ve Yusuf Ziya Yaşar adlarında üç çocuk dünyaya geldi.
⸻

Şevket Çelebi ve Çocukları
Hacı Hüseyin’in torunu ve Mehmet’in oğlu Şevket Çelebi, 1892 yılında doğdu. 1962 yılında, 70 yaşında vefat etti.
Şevket Çelebi’nin ilk eşi, Meterili ailesinden Zübeyde Hanım’dı. Zübeyde Hanım 1900 yılında doğmuş, 1998 yılında 98 yaşında vefat etmiştir.
Şevket Çelebi’nin ikinci eşi ise Kızılkaya ailesinden Neslihan Hanım’dı.
Şevket Çelebi ile Zübeyde Hanım’ın evliliğinden:
- Mehmet Hamdin,
- Mehmet Sakıp,
- Azize,
- Fikri,
- Hüseyin,
- Fatma,
- Halim
dünyaya geldi.
En küçük kız çocukları Halim’e Çelebi, 1943 yılında doğdu. Güzel ahlakı, edepli kişiliği ve mütevazı yaşamıyla ailesi tarafından daima hayırla anıldı. 2002 yılında, 59 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Şevket Çelebi’nin Neslihan Hanım ile evliliğinden ise yalnızca Mehmet Nevzat Çelebi dünyaya geldi.
Mehmet Nevzat Çelebi, 1933 yılında doğdu ve 2018 yılında, 85 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Mehmet Nevzat Çelebi, Çöltepe köyünden Sakine Hanım ile evlendi. Bu evlilikten dünyaya gelen çocuklarının en büyüğü Zübeyde’ydi. Zübeyde, Tepe eski Belediye Başkanı Ahmet Çelebi ile evlendi.
Oğulları Şevket ise Ahmet Ağa’nın oğlu Galip Çelebi’nin kızı Fatma ile evlendi.
⸻
Şükrü Çelebi ve Ailesi
Hacı Hüseyin’in torunu ve Mehmet’in oğlu Şükrü Çelebi, 1901 yılında dünyaya geldi. 1954 yılında, 53 yaşında vefat etti.
Şükrü Çelebi, Süleyman ve Asya’nın kızı Sevê ile evlendi. Sevê, 1896 yılında doğmuş, 1957 yılında 61 yaşında vefat etmiştir. Nüfus kayıtlarında babasının adı Süleyman, annesinin adı ise Asya olarak yer almaktadır.
Aile büyüklerinden aktarılan bilgilere göre Sevê’nin annesi, Savur Beyleri olarak bilinen köklü bir aileye mensuptu. Bu nedenle Sevê’nin de anne tarafından Savur Beyleri soyundan geldiği ifade edilmektedir.
Yine aile anlatımlarına göre Sevê’nin kardeşi Sabri ile Ahmet Ağa teyze çocuklarıydı. Sabri ile Ahmet Ağa’nın annelerinin Savur Beyleri soyundan geldikleri ve bu nedenle iki ailenin anne tarafından akraba olduğu anlatılmaktadır.
Sabri’nin çocukları arasında Asiye Bulut, Heno, Hüsna, Neso ve diğer kardeşler bulunmaktaydı.
Şükrü Çelebi ile Sevê’nin evliliğinden:
- Tenzile Akar,
- İbrahim Çelebi,
- Sabia Kalkan,
- Makbule,
- Mehmet Emin Çelebi
dünyaya geldi.
İbrahim Çelebi’nin Ailesi
Şükrü Çelebi’nin oğlu İbrahim Çelebi, hayatı boyunca üç evlilik yaptı.
İlk evliliğini Merdan köyünden Hevî Özer ile gerçekleştirdi. Bu evlilikten İlmîye Tanrıkulu ile Mahmut Çelebi dünyaya geldi.
Daha sonra Hüsna ile evlendi. Bu evlilik boşanmayla sonuçlandı.
İbrahim Çelebi, üçüncü evliliğini ise Hüsna’nın kız kardeşi, Sabri’nin torunu ve Neso’nun kızı Belkize Hanım ile yaptı.
İbrahim Çelebi’nin ilk evliliğinden dünyaya gelen en büyük oğlu Mahmut’tu. Üçüncü evliliğinden dünyaya gelen en büyük çocukları ise Meki ve Şahin Çelebi’ydi.
Polis memuru olan Meki Çelebi’nin genç yaşta vefat etmesi, İbrahim Çelebi ile eşi Belkize Hanım’ın hayatında derin bir kırılma noktası oldu.
Aile büyüklerinin sözlü anlatımlarında Sabri’nin annesinin Savur Beyleri soyuna mensup olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Sevê ile Sabri’nin, Süleyman ve Asya’nın çocukları olduğu ifade edilmektedir.
Ahmet Ağa ile Halil Ağa’nın da Sabri’nin teyze çocukları olduğu aktarılmaktadır.
Aile bağlarının güçlü olduğu o yıllarda akrabalık, yalnızca aynı soydan gelmek değil; sevinci ve acıyı birlikte paylaşmak anlamına geliyordu.
⸻
Asiye, Abdulgafur ve Hamdullah Çelebi
Sabri’nin kızı Asiye, ilk evliliğini Halil Çelebi’nin oğlu Abdulgafur Çelebi ile yaptı. Bu evlilikten Hamdullah Çelebi dünyaya geldi.
Ancak mutlulukları uzun sürmedi. Abdulgafur Çelebi, henüz 19 yaşındayken vefat etti.
Asiye, daha sonra Abdülhamit Bulut ile evlenerek hayatına devam etti.
Asiye ile Abdulgafur Çelebi’nin oğlu Hamdullah Çelebi; çalışkanlığı, ileri görüşlülüğü, cesareti ve ticaretteki başarısıyla tanınan, çevresinde sevilen ve saygı duyulan bir isimdi.
Ailesinin büyük umut bağladığı Hamdullah Çelebi, ne yazık ki 1975 yılında Tepe Nahiyesi’nde yaşanan talihsiz bir kavga sırasında hayatını kaybetti.
Genç yaşta toprağa verilen Hamdullah’ın vefatı; yalnızca annesi Asiye için değil, Halil Ağa’nın ailesi ve Mehmet soyunun tamamı için derin bir kırılma oldu. Bu acı, aile meclislerinde uzun yıllar hüzünle anıldı.
1985 Aluç Olayı
Kader, aileyi yıllar sonra bir kez daha ağır bir imtihanla karşı karşıya bıraktı.
1985 yılında Aluç köyünde yaşanan kanlı bir kavga, eski acıları yeniden tazeledi. Olayda Halil Ağa’nın torunları ve Mustafa Çelebi’nin çocukları olan 24 yaşındaki Cemal Çelebi ile 21 yaşındaki Eşref Çelebi hayatını kaybetti. Karşı taraftan da iki genç yaşamını yitirdi.
Dört gencin aynı olayda toprağa verilmesi, yalnızca iki aileyi değil, bütün bölgeyi derin bir yasa boğdu. O gün dökülen gözyaşları, yıllar boyunca dillerden düşmeyen acı hatıralara dönüştü.
1975 yılında Tepe Nahiyesi’nde Hamdullah Çelebi’nin, 1985 yılında ise Aluç köyünde dört gencin hayatını kaybettiği hadiseler, Mehmet ailesinin tarihinde unutulmayacak iki büyük kırılma noktası olarak yer aldı.
Ancak zamanla sağduyu galip geldi. Bölgenin saygın şeyhleri, kanaat önderleri ve aile büyüklerinin uzun süren gayretleri sonucunda taraflar bir araya getirildi ve barış sağlandı.
Böylece yıllarca yüreklerde taşınan kin ve kırgınlıkların yerini yeniden kardeşlik ve huzur aldı.
⸻
Seyri Hanım: Korukçu’nun Unutulmayan Gelini
Büyüklerimizin anlattığına göre Hacı Hüseyin’in torunu, Mehmet ile Savurlu Fatma Hanım’ın kızı olan Seyri Hanım, Mala Mehmi Hacı ailesinin hafızasında iz bırakan kadınlardan biriydi.

Nüfus kayıtlarında “Seyran” adıyla geçen Seyri Hanım’ın babası Mehmet, annesi ise Savurlu Fatma Hanım’dır.
1881 yılında dünyaya gelen Seyri Hanım, 1948 yılında Korukçu köyünde 67 yaşında vefat etti. Süleyman Vural ile evlenerek Korukçu köyüne gelin gitti ve hayatının büyük bölümünü burada geçirdi.
Ancak Seyri Hanım’ın hikâyesi yalnızca bir gelin olarak yeni bir yuvaya gitmekten ibaret değildir. Büyüklerimiz onu; aklı, cesareti, dirayeti ve güçlü iradesiyle hatırlardı.
Gittiği Korukçu köyünde kısa sürede söz sahibi olmuş, birçok konuda fikrine başvurulan ve sözü dinlenen bir şahsiyet hâline gelmiştir.
Anlatılanlara göre köyde yaşanan birçok meselede sağduyulu tavrı ve isabetli kararlarıyla öne çıkardı. İnsanlar onun adaletine güvenir, önemli aile meselelerinde görüşünü almadan karar vermemeye özen gösterirdi.
Bu nedenle Korukçu’da yalnızca bir gelin değil, ailesini ve çevresini yönlendiren güçlü bir hanımefendi olarak tanındı.
Seyri Vural, Kanaat Önderleri Derneği Başkanı Hasan Vural’ın ninesidir. Seyri Hanım’ın torunu Güli, Ofi köyüne gelin gitmiştir.
Seyri Hanım’ın yardımseverliği de dilden dile anlatılırdı. Yakınlarını, yeğenlerini ve ihtiyaç sahibi akrabalarını hiçbir zaman yalnız bırakmaz, elinden geldiğince herkese destek olurdu.
Hem doğup büyüdüğü Mala Mehmi Hacı ailesiyle hem de gelin gittiği Vural ailesi arasında güçlü bağların kurulmasına vesile oldu. İki aile arasındaki sevgi ve dayanışmanın güçlenmesinde önemli bir rol üstlendi.
Bu nedenle aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen Seyri Hanım’ın adı hâlâ Korukçu’da saygıyla anılmakta, aklı ve cesareti yeni nesillere örnek gösterilmektedir.
Aile büyükleri, “Seyri Hanım’ın hayatı başlı başına bir kitaba sığacak kadar zengindi.” sözleriyle onu yâd etmektedir.
Onun yaşamı, yalnızca bir kadının hikâyesi değil; dirayetli, ileri görüşlü ve ailesine adanmış Anadolu kadınlarının unutulmayan hayatlarından biri olarak nesilden nesile aktarılmaktadır.
⸻
Tepe Barava’nın Ağası Ahmet Ağa
Büyüklerimizin anlattığına göre Ahmet Ağa, Hacı Hüseyin’in torunu ve Mehmet’in en büyük oğluydu.

Mala Mehmi Hacı ailesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ahmet Ağa, yalnızca kendi ailesinin değil, bütün Tepe Barava’nın sözü geçen, güven duyulan ve hürmet edilen kanaat önderlerinden biri olarak hafızalarda yer edinmiştir.
Nüfus kayıtlarında Ahmet Çelebi’nin babasının Mehmet, annesinin ise Fatma olduğu görülmektedir. 1883 yılında Beşiri’de doğan Ahmet Ağa, 1959 yılında 76 yaşında vefat etti.
Ahmet Ağa; Fatma, Atiye ve Güli Hanım olmak üzere üç evlilik yaptı.
Ahmet Ağa ile Fatma (Akaydın) Hanım’ın Çocukları
Ahmet Ağa’nın Fatma Hanım ile evliliğinden:
- Musa,
- Cudi,
- Aişe,
- Galip Çelebi
dünyaya geldi.
Aişe genç yaşta vefat etti.
Ahmet Ağa ile Atiye (Mardin) Hanım’ın Çocukları
Ahmet Ağa’nın Mardinli Atiye Hanım ile evliliğinden:
- Hace,
- Naciye
dünyaya geldi.
Naciye Hanım, Mele Cevat Ata’nın annesidir.
Ahmet Ağa ile Güli Hanım’ın Çocukları
Ahmet Ağa’nın üçüncü eşi Güli Hanım, Aluç köyünde yaşayan Hristiyan Mikru ile Hatem’in kızıydı.
Bu evlilikten:
- Zahide,
- Arife,
- Nafi,
- Hulusi Çelebi
dünyaya geldi.
Zahide, Merdan köyünden Osman Merdanoğlu ile evlendi. Arife genç yaşta vefat etti. Nafi Hanım ise Aluçlu Mehmet’in annesiydi.
⸻
Galip Çelebi ve Ailesi
Mehmet’in torunu, Ahmet Ağa ile Fatma Hanım’ın oğlu Galip Çelebi, 1925 yılında doğdu. 2012 yılında, 87 yaşında vefat etti.
Galip Çelebi ilk evliliğini Zahide Aktay ile yaptı.
Aile anlatımlarında Zahide Hanım; akıllı, yönetici ruhlu ve ticari kabiliyeti güçlü bir kadın olarak tanımlanmaktadır. Sarışın ve uzun boylu olduğu ifade edilmektedir.
Zahide Hanım’ın annesi Kumru’nun, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kafkasya’dan göç ederek Patnos’a, ardından Muş’un Sürgücü köyüne ve daha sonra Tepe’ye yerleştiği aktarılmaktadır.
Zahide Hanım, Tepe’de Galip Çelebi ile evlendi. Bu evlilikten:
- Cafer,
- Mehmet,
- Ömer,
- Enver,
- İhsan,
- Halil, diğer adıyla Haşim,
- Ramazan
dünyaya geldi.
Bu metni kaleme alan Musa Çelebi’nin babası Mehmet Çelebi’dir.
Aile anlatımlarına göre Mala Mehmi Hacı ailesi içerisinde eğitim görerek çeşitli mesleklerde ve görevlerde önemli yerlere gelenlerin büyük bir kısmı Zahide Hanım’ın çocukları ve torunları arasından yetişmiştir.
Galip Çelebi ikinci evliliğini Tepe’den Humut Güneş’in kızı Halime Hanım ile yaptı.
Bu evlilikten:
- Ahmet,
- Fatma,
- Arife,
- Sosin
dünyaya geldi.
Ahmet Çelebi, ilerleyen yıllarda Tepe Belediye Başkanlığı görevinde bulundu. Arife ve Sosin ise evlenmeden genç yaşta vefat etti.
Galip Çelebi üçüncü evliliğini Arapkent köyünden, Kutluay ailesine mensup Şemşihan Hanım ile yaptı.
Bu evlilikten:
- Hikmet,
- Ayşe,
- Emine,
- Sedat,
- Zübeyde,
- Vedat,
- Mercan,
- Faruk
dünyaya geldi.
Hacı Galip Çelebi’nin üç eşi de dinine bağlı kadınlardı ve hac ibadetini yerine getirmişlerdi.
⸻
Hulusi Çelebi ve Ailesi
Mehmet’in torunu, Ahmet Ağa ile Güli Hanım’ın oğlu Hulusi Çelebi, 1931 yılında doğdu. 2020 yılında, 89 yaşında vefat etti.
Hulusi Çelebi, Vesile Hanım ile evlendi.
Bu evlilikten:
- Arabı,
- Münür,
- Arap,
- Gülistan, kısa adıyla Gülçin,
- Mahmut,
- Remzi Çelebi
dünyaya geldi.
Arabı Hanım, Cemal Gündüz ile evlendi.
⸻
Ahmet Ağa’nın Köydeki Yeri
Rivayetlere göre Ahmet Ağa, yaklaşık yarım asır boyunca köyün hem ağalığını hem de muhtarlığını yürüttü.
O yıllarda Tepe Barava’da ağalık yalnızca bir unvan değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluktu. Köyde önemli sayılan hiçbir mesele Ahmet Ağa’nın bilgisi ve görüşü alınmadan karara bağlanmazdı.
Özellikle evliliklerde, gelenek gereği bir aile kız istemeye gitmeden önce durumu Ahmet Ağa’ya bildirirdi. Ağanın uygun görmesi ve hayır duasını vermesinden sonra kız evine gidilir, isteme merasimi gerçekleştirilirdi.
Bu gelenek, köyde birlik ve toplumsal düzenin korunmasının önemli unsurlarından biri olarak kabul edilirdi.
Ahmet Ağa’nın devletle olan ilişkileri de güçlüydü. Devlete bağlılığı ve resmî makamlarla kurduğu güvene dayalı ilişki, hem köy halkı hem de idareciler tarafından takdir edilirdi.
Dönemin askerî birlikleri ve mülkî idare amirleri Tepe Barava’ya geldiklerinde çoğu zaman Ahmet Ağa’nın konağında misafir edilirdi.
Konağın alt katında büyük ahırlar bulunur, üst katı ise misafirlerin konaklaması ve toplantıların yapılması için kullanılırdı.
Bu konak yalnızca bir aile evi değil; köyün misafirhanesi, istişare mekânı ve adeta yönetim merkeziydi.
Ahmet Ağa’nın kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Kapısına gelen hiç kimse geri çevrilmez, misafirler en güzel şekilde ağırlanırdı.
Barava’nın 33 Köyü ve Dayanışma Geleneği
Büyüklerimizin anlattığına göre Barava bölgesinin merkezi Tepe’ydi.
O dönemde Barava’ya bağlı 33 köy, aralarında yaptıkları sözlü ahit gereğince birlik ve dayanışma içinde hareket ederdi. Köylerden biri bir saldırıya uğradığında veya bir çatışmayla karşı karşıya kaldığında, ilk haber Tepe’de bulunan Barava karargâhına ulaştırılırdı.
Kararlar istişare ile alınır, Tepe’deki aile büyükleri bir araya gelerek nasıl hareket edileceğine birlikte karar verirdi. Ardından ihtiyaç duyulan köye destek olmak amacıyla bütün aileler omuz omuza harekete geçerdi.
Mehmet’in oğlu Ahmet Ağa da bu istişare meclisinin önde gelen isimlerinden biriydi.
Onun için liderlik yalnızca söz söylemek değil; en önde yürümek, gerektiğinde canını ortaya koyarak halkını korumaktı.
Aile büyüklerinin anlattığına göre köylerden birinde yaşanan çatışma sırasında Ahmet Ağa, Hacı Abdülhamit Sümer ve Barava’nın diğer ailelerinden birçok kişi yardıma gitmişti.
Çatışmanın en sıcak anlarından birinde karşı taraftan silahını doğrultan bir kişi Ahmet Ağa’yı hedef aldı. O kritik anda Hacı Abdülhamit Sümer hiç tereddüt etmeden öne atılarak Ahmet Ağa’nın hayatını kurtardı.
Bu fedakârlık, yalnızca bir insanı ölümden kurtarmak değil; dostluğun, vefanın ve kardeşliğin en anlamlı örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı.
İşte Tepe Barava’nın ruhu buydu. Aynı toprağı paylaşan insanlar zor günlerde birbirlerini yalnız bırakmaz, sevinçte olduğu gibi acıda da tek yürek olurlardı.
Birlik ve beraberlik, onlar için yalnızca söylenen bir söz değil, gerektiğinde can pahasına yaşatılan bir değerdi.
İleri görüşlü, vakur ve sağduyulu bir kişiliğe sahip olduğu anlatılan Ahmet Ağa, Tepe Barava’da uzun yıllar huzur ve düzenin korunmasına önemli katkılarda bulundu.
Çelebi Soyadının Bölgede Yaygınlaşması
Bölgede kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü anlatımlara göre 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, Barava bölgesindeki birçok köyde “Çelebi” soyadının yaygınlaşmasında Ahmet Ağa’nın, yani Ahmedê Mihemed’in önemli bir etkisi olmuştur.
Rivayete göre nüfus memurları soyadı kayıtlarını yapmak üzere köylere geldiklerinde, birçok yerleşim yerinde önce Ahmet Ağa’nın hangi soyadını aldığını öğrenmişlerdir.
Onun “Çelebi” soyadını tercih ettiğini gören veya öğrenen pek çok aile de aynı soyadını benimsemiştir.
Bu nedenle Barava bölgesindeki çok sayıda köyde Çelebi soyadının yaygınlaşmasının temel sebeplerinden birinin Ahmet Ağa’nın bölgedeki itibarı olduğu ifade edilmektedir.
Onun başlattığı topluma hizmet anlayışı sonraki kuşaklarda da devam etti.
Ahmet Ağa’nın torunlarından Hacı Ahmet Çelebi, 1999 ve 2009 yerel seçimlerinde iki dönem Tepe Belediye Başkanlığı görevinde bulunarak dedesinden devraldığı hizmet geleneğini sürdürdü.
⸻
Halil Ağa: Cesaretin ve Sadakatin Adı
Halil Ağa, Mehmet’in oğlu ve Hacı Hüseyin’in torunuydu. Cesareti ve mücadeleci kişiliğiyle tanındı.
Nüfus kayıtlarına göre Halil Ağa, 1884 yılında Beşiri’de doğdu. 1938 yılında, 54 yaşında vefat etti.
Nüfus kayıtlarında annesinin adı Ayşe olarak yer alsa da aile büyüklerinin anlatımlarında annesinin Savurlu Fatma Hanım olduğu ifade edilmektedir.
Halil Ağa; Hadice Yaşar, Zeru Doğru ve Zübeyde Özaydın olmak üzere üç evlilik yaptı.
Hadice Hanım’dan Mustafa Çelebi, Zeru Hanım’dan Fatma ve Mehmet Ali Çelebi, Zübeyde Hanım’dan ise Abdulgafur ve Kadriye Çelebi dünyaya geldi.

Mustafa Çelebi 1917 yılında doğdu, 1993 yılında vefat etti.
Mehmet Ali Çelebi ise 1928 yılında doğdu, 2006 yılında vefat etti. Şevket’ın Kızı Halime ile evlendi.

Halil Ağa, ağabeyi Ahmet Ağa’nın en büyük destekçilerinden biri oldu. Tepe’nin ve ailesinin güvenliği söz konusu olduğunda her zaman en önde yürüdü.
Korkusuzluğu, ailesine olan bağlılığı ve haksızlık karşısındaki tavrı, bugün bile aile büyüklerinin sohbetlerinde anlatılmaktadır.
⸻
Zübeyde Hanım: Güzelliği, Cesareti ve Dirayetiyle Hatırlanan Bir Bey Kızı
Tepe Barava’nın yaşlılarının anlattıkları arasında adı en çok geçen kadınlardan biri de Mehmet’in kızı Zübeyde Hanım’dır.
Hacı Hüseyin’in torunu Mehmet ile Savurlu Bey’in kızı Fatma Hanım’ın evladı olan Zübeyde Hanım, yalnızca ailesinin değil, bölgenin hafızasında da iz bırakmış bir isim olarak anlatılmaktadır.
Onu görenlerin tarifine göre Zübeyde Hanım; uzun saçları, beyaz ve pürüzsüz teni, iri gözleri ve vakur duruşuyla dikkat çeken, güzelliği dillere destan bir hanımefendiydi.
Ancak büyüklerimiz, onun güzelliğinden önce aklını, cesaretini ve güçlü karakterini anlatırlardı.
Zor zamanlarda soğukkanlı davranabilen, doğru kararlar alabilen ve ailesine yol gösterebilen bir bey kızı olarak tanınırdı.
Rivayete göre Meteri köyünün ileri gelenlerinden Arif Bey, Tepe Barava’da yaşayan Zübeyde Hanım’ın güzelliğini ve asaletini duymuş, onunla evlenmek istemişti.
Ancak Mehmet ailesinin bu evliliğe razı olmayacağını düşündüğünden, dönemin yaygın uygulamalarından biri olan kız kaçırma yoluna başvurdu ve Zübeyde Hanım’ı kaçırdı.
Bu olay iki aile arasında büyük bir gerginliğe yol açtı.
Husumetin büyümemesi ve kan dökülmemesi için Meterili Arif Bey, Barava’nın saygın âlimlerini ve kanaat önderlerini aracı olarak gönderdi. Katırlarla taşınan silahlar ve değerli hediyeler de iyi niyet göstergesi olarak barış heyetine eşlik etti.
Barış teklifini değerlendirmek üzere Mehmet’in oğulları Ahmet Ağa, Şükrü, Şevket ve Halil Ağa aile meclisini topladı.
Yapılan görüşmeler sırasında arabulucular, Arif Bey’in Zübeyde isimli kızının da berdel olarak Mehmet ailesine verileceğini bildirdi.
Anlatılanlara göre Ahmet Ağa, Şükrü ve Şevket bu teklifi uygun bulurken Halil Ağa karşı çıktı. Ancak aile meclisinde çoğunluğun görüşü benimsendi.
Bunun üzerine Meterili Arif Bey’in kızı Zübeyde, Şevket Ağa ile evlendirildi ve iki aile arasındaki kırgınlık sona erdi.
Zübeyde Hanım ile Arif Bey’in evliliğinden bir kız çocuğu dünyaya geldi. Ancak çocuk, küçük yaşta yakalandığı hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Bu acı kayıp, Zübeyde Hanım’ın hayatında derin bir iz bıraktı.
Yıllar sonra Arif Bey’in vefatıyla yeniden yalnız kalan Zübeyde Hanım’ın hayatı bir kez daha değişti.
Aile büyüklerinin anlattığına göre bu kez Teyfiyo İso, Halil Ağa’nın onayıyla Zübeyde Hanım’ı yanına aldı.
O dönemde Barava çevresinde yaşanan çatışmalar nedeniyle Teyfiyo İso Suriye tarafına geçti. Rivayetlere göre bölgede güçlü ve nüfuzlu bir isimdi. Ancak bir gün davet edildiği ziyafet sırasında düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti.
Zübeyde Hanım ikinci kez dul kaldığında büyük bir metanet gösterdi. Yanında bulunan altınlarını kaybetmemek için hepsini tek tek kürkünün astarına dikti.
Daha sonra Suriye’den Irak tarafına geçti. Burada karşılaştığı bazı peşmergelere para vererek Tepe Barava’ya gitmelerini istedi. Ağabeyleri Ahmet Ağa ile Halil Ağa’ya haber ulaştırmalarını ve gelip kendisini almalarını rica etti.
Peşmergeler Bismil üzerinden Tepe Barava’ya ulaşarak haberi ilettiler.
Bunun üzerine Ahmet Ağa vakit kaybetmeden güvendiği adamlarla birlikte yola çıktı ve kız kardeşini güvenli bir şekilde baba ocağına getirdi.
Zübeyde Hanım daha sonra Tepe’de Hacı Abdurrahman Sümer ile evlendi. Ancak büyüklerimizin anlattığına göre ne Teyfiyo İso’dan ne de Hacı Abdurrahman Sümer’den çocuğu oldu.
Sağduyulu yaklaşımı ve isabetli kararları sayesinde özellikle Sümer ve Mehmet ailelerinin birçok meselesinde fikirlerine başvurulurdu.
Ağabeylerinin ve kardeşlerinin her zaman yanında olmuş, aile birliğinin korunmasına büyük katkı sağlamıştır.

⸻
Hacı Hüseyin’in Diğer Çocukları ve Soyları
Hacı Hüseyin ile Tanrıkulu Ailesi Arasında Kurulan Akrabalık Bağları
Aile büyüklerinin anlattıklarına göre Hacı Hüseyin ile Tanrıkulu ailesi arasındaki akrabalık bağı, Hacı Hüseyin’in Tepe’ye yerleştiği yıllara kadar uzanmaktadır.
Bu bağ yalnızca yapılan evliliklerle değil; yıllar boyunca sürdürülen güven, dayanışma, karşılıklı hürmet ve dostlukla daha da güçlenmiştir.
Rivayete göre Ali Tanrıkulu, yaklaşık 1860’lı yıllarda Tepe’ye yerleşti. O dönemde Hasan adında bir oğlu ve Ayşo adında bir kızı vardı.
Zamanla iki aile arasında kurulan dostluk akrabalığa dönüştü.
Ali Tanrıkulu’nun oğlu Hasan Tanrıkulu, Hacı Hüseyin’in oğlu Şığı’nın kızı Emine ile evlendi.
Bu evlilikten:
- Ali,
- Halime,
- Süleyman,
- Mehmet Selim
dünyaya geldi.
Yıllar sonra Halime, Hacı Hüseyin’in oğlu Ali’nin oğlu Halit ile evlendi. Böylece iki aile arasındaki akrabalık bağı yeniden kuvvetlendi.
Tanrıkulu ailesi ile Hacı Hüseyin soyu arasındaki bağlar bununla da sınırlı kalmadı.
Ali Tanrıkulu’nun kızı Ayşo, Hacı Hüseyin’in oğlu Yusuf ile evlendi. Bu evlilikten, daha sonra Korukçu’nun bilge ismi olarak tanınacak olan Emin Keya dünyaya geldi.
Bu köklü bağ sonraki nesillerde de devam etti.
Hacı Hüseyin’in torunu Tahir’in kızı Asya, diğer adıyla Aso, Hasan Tanrıkulu ile Emine’nin oğlu Ali ile evlenerek iki aileyi yeniden aynı çatı altında buluşturdu.
Sonraki yıllarda da iki aile arasında birçok evlilik gerçekleşti. Kız alıp verme geleneği nesiller boyunca devam ederek akrabalık bağlarını daha da güçlendirdi.
Bu evlilikler yalnızca iki insanın hayatını birleştirmedi. Aynı zamanda iki köklü ailenin kaderini, sevinçlerini ve hüzünlerini ortak hâle getirdi.
İki aile nesiller boyunca aynı sofrayı paylaştı, iyi günde olduğu kadar zor zamanlarda da birbirinin yanında durdu. Acıları birlikte göğüsledi, sevinçleri birlikte yaşadı.
Bu nedenle kurulan akrabalıklar yalnızca soy ağacında yer alan isimlerden ibaret değildir. Onlar; kuşaktan kuşağa aktarılan birlik, sevgi, vefa ve kardeşliğin en kıymetli miraslarından biri olarak yaşamaya devam etmektedir.
⸻
Hacı Hüseyin’in İkinci Oğlu Ali
Hacı Hüseyin’in ikinci oğlu Ali, ailesini vakar, sabır ve sükûnet içerisinde yaşatan bir şahsiyet olarak hafızalarda yer etti.
Onun hayatı; gösterişten uzak, emekle yoğrulmuş ve aile bağlarına adanmış bir ömür olarak anlatılmaktadır.
Ali’nin Tahir ve Halit adında iki oğlu, Vesile ile Hewé adında iki kızı vardı.
Hewé ve Özaydın Ailesi
Ali’nin kızı Hewé, Hacı Huti Özaydın ailesinin büyük oğlu Hacı Emin ile evlendi.
Bu evlilikten Mahmut Özaydın ve Şehmus Özaydın dünyaya geldi.
Mahmut Özaydın, ilerleyen yıllarda Hacı Salih Özaydın, Hacı Mehmet Şerif Özaydın ve Şükri Özaydın başta olmak üzere çocuklarıyla geniş bir aile ocağı kurdu.
Şehmus Özaydın’ın soyu ise Şevket Özaydın, Fatma Çelebi ve diğer çocuklarıyla devam etti.
Fatma Çelebi, Halit’in oğlu Ali Çelebi ile evlenerek iki aile arasındaki akrabalık bağını daha da kuvvetlendirdi.
Böylece Hacı Hüseyin ailesi ile Özaydın ailesi arasında kurulan akrabalık, yalnızca bir evlilik bağı olarak kalmadı; nesiller boyunca sevgi, dayanışma ve karşılıklı hürmetle yaşatılan köklü bir aile bağına dönüştü.
Vesile
Ali’nin diğer kızı Vesile, henüz hayatının baharında, evlenemeden genç yaşta vefat etti.
Kısa ömrüne rağmen geride sevgiyle anılan ve hayır dualarıyla hatırlanan bir isim bıraktı.
Tahir
Ali’nin oğlu Tahir’in Asya, diğer adıyla Aso isimli bir kızı dünyaya geldi.
Tahir’in ömrü uzun olmadı. Genç yaşta askere alınan Tahir’in, askerlik görevi sırasında katıldığı bir seferde hayatını kaybettiği aile büyükleri tarafından anlatılmaktadır.
Geride bıraktığı küçük kızı, babasını hatırlayacak kadar büyüyemeden yetim kaldı.
Halit ve Çocukları
Ali’nin diğer oğlu Halit, aile ocağını ayakta tutan isim oldu.
Kurduğu yuva, yetiştirdiği çocuklar ve torunları sayesinde Ali’nin nesli büyüyerek günümüze kadar ulaştı.
Nüfus kayıtlarına göre Hacı Hüseyin’in torunu ve Ali’nin oğlu Halit, 1890 yılında doğdu. 1965 yılında vefat etti.
Halit; Halime, Medine, Cazibe ve Şehriban isimli dört kadınla evlilik yaptı.
Medine ve Cazibe’den çocuğu olmadı. Soyu, Halime ve Şehriban’dan dünyaya gelen çocuklarıyla devam etti.
Halime Hanım’dan:
- Vesile,
- Ali Çelebi,
- Nuri Çelebi,
- Tahir Çelebi
dünyaya geldi.
Şehriban Hanım’dan ise:
- Ahmet Çelebi,
- Hüsna,
- Mehmet Çelebi
dünyaya geldi.
Halit’in evlenen tek kızı Hüsna’ydı.
Hüsna, aslen Tepecik, diğer adıyla Gêre İzêr köyünden bir kişiyle evlendi. Daha sonra eşiyle birlikte Irak’ın Musul kentine göç etti.
Ömrünün geri kalanını burada geçiren Hüsna ve eşi, gurbet ellerde vefat ederek Musul’da toprağa verildi.
Böylece Ali’nin soyundan bir kol, Mezopotamya topraklarına uzanmış oldu.
Ancak Halit’in ailesi de büyük acılar yaşamaktan kurtulamadı.
Aile büyüklerinin anlattığına göre oğulları Ali Çelebi ile Tahir Çelebi, aile içinde yaşanan talihsiz bir olay sonucunda haksız yere hayatlarını kaybetti.
Yaşananlar hâlâ hüzünle anlatılmakta, isimleri ise rahmet ve dualarla anılmaktadır.
Ali’nin hayatı, sessizce büyüyen bir çınar dalı gibiydi.
Büyük mücadelelerin gölgesinde yaşamış, evlat acılarıyla sınanmış; buna rağmen sabrını, vakarını ve ailesine olan bağlılığını hiçbir zaman kaybetmemiştir.
Bugün onun çocukları, torunları ve torunlarının çocukları, Hacı Hüseyin ailesinin köklü geçmişini yaşatan canlı hatıralar olarak varlıklarını sürdürmektedir.
⸻
Dırrı Hanım ve Akaydın Ailesi
Mehmet,(Mehmi hacı) ve Savurlu Fatma’nın kızlarından Dırrı’yı Hacı Şehmus Öztürk ile evlendirdi.
Bu evlilikten Meryem dünyaya geldi.
Ailenin sevgi ve muhabbet içinde büyüttüğü Meryem, daha sonra Karabaş, diğer adıyla Aişayı Konağı ailesine gelin gitti.
Böylece iki köklü aile arasında güçlü bir akrabalık bağı kuruldu.
Meryem’in kızı Faide ise Hacı Hüseyin Akaydın ile evlenerek bu bağı bir nesil daha ileriye taşıdı.
Faide, anne tarafından Mehmet soyunun kıymetli torunlarından biri olarak aile tarihindeki yerini aldı.
Bu evlilikten Abdulhadi Akaydın, Cemal Akaydın ve diğer kardeşleri dünyaya geldi.
Onlar da hem Akaydın ailesinin hem de anne tarafından Mala Mehmi Hacı soyunun değerli evlatları olarak yetiştiler.
Nesiller birbirini takip ederken kurulan her yuva, yalnızca iki insanı değil; iki aileyi ve iki köklü soyu da birbirine bağladı.
Bugün bu soy ağacına bakıldığında, Mehmet’in attığı sağlam aile temellerinin çocukları, torunları ve onların evlatlarıyla yaşamaya devam ettiği görülmektedir.
⸻
Şığı: Ailenin En Küçük Oğlu
Hacı Hüseyin’in ikinci evliliğinden dünyaya gelen Şığı, ailenin en küçük oğluydu.
Şığı’nın Muhammed adında bir oğlu ve Emi adında bir kızı oldu.
Şığı’nın soyundan gelen Hacı Arif Çelebi de ailesinin saygınlığını sürdüren önemli isimlerden biri olarak tanındı.
⸻
Hedo ve Medo: İki Kız, İki Büyük Akrabalık
Hacı Hüseyin’in kızlarından Hedo, Avşar ailesine gelin oldu.
Medo ise Yel ailesine gelin gitti.
Bu evlilikler sayesinde Mala Mehmi Hacı ailesi yalnızca kendi ocağını büyütmedi; çevredeki köklü ailelerle de güçlü akrabalık ve dayanışma bağları kurdu.
Yıllar içerisinde bu akrabalıklar, köyler arasında yardımlaşmanın, dayanışmanın ve dostluğun temelini oluşturdu.
⸻
Emine ve Fatma: Açmadan Solan İki Çiçek
Hacı Hüseyin’in kızlarından Emine ile Fatma’nın ömürleri ne yazık ki kısa sürdü.
İkisi de genç yaşta, evlenemeden hayatını kaybetti.
Bir anne ve babanın yaşayabileceği en ağır acılardan biri, evladını toprağa vermektir.
Emine ile Fatma’nın genç yaşta vefat etmeleri, Hacı Hüseyin’in ailesinde derin bir hüzün bıraktı.
Onlar bir yuva kuramadan bu dünyadan ayrıldılar. Ancak isimleri, aile hafızasında iki narin çiçek gibi yaşamaya devam etti.
⸻
Yusuf: Acılar Arasında Ayakta Kalan Soy
Hacı Hüseyin’in üçüncü oğlu Yusuf’un hayatı, peş peşe yaşanan acılarla geçti.
Yusuf’un:
- Emin Keya,
- Ali,
- Şakir,
- Bekir
adlarında dört oğlu oldu.
Şakir ile Bekir, çocuk yaşta hastalık nedeniyle hayatını kaybetti.
Ali ise genç yaşta hem eşini hem de çocuğunu kaybetmenin acısını yaşadı.
Ailenin bu kolunu sürdüren en önemli isim Emin Keya oldu.
Bugün Kahraman soyadını taşıyan bazı aileler, soylarını Yusuf’un oğlu Emin Keya’ya dayandırmaktadır.
⸻

Korukçu’da Emin Keya
Hacı Hüseyin’in oğlu Yusuf’un soyundan gelen Emin Keya, 1889 yılında dünyaya geldi.
Hayatının ilerleyen yıllarında Korukçu köyüne yerleşen Emin Keya, 1977 yılında geride güzel hatıralar bırakarak vefat etti.
Henüz genç yaşlarında amcasının kızı Seyri Hanım’ın himaye ve desteğiyle büyüdü.
Çalışkanlığı, dürüstlüğü ve insanlara olan yakınlığı sayesinde zamanla yalnızca Korukçu’nun değil, çevre köylerin de sevip saydığı, sözüne itibar ettiği bir kanaat önderi hâline geldi.
Büyüklerimizin anlattığına göre uzun yıllar yedi köyün muhtarlığını yürüttü. Bu nedenle halk arasında kendisine “Keya” denilmeye başlandı.
Bölgede “Keya” sözü; köyün önde geleni, adaletine güvenilen, sözü dinlenen ve insanların zor zamanlarında başvurduğu kişi anlamını taşımaktadır.
Emin Keya da bu unvanı makamıyla değil; adaleti, merhameti ve insanlara gösterdiği hürmetle hak etmişti.
Korukçu’daki evi yalnızca ailesinin yaşadığı bir yuva değil, aynı zamanda bölgenin açık kapısıydı.
Evinde bulunan geniş misafir odası, yılın neredeyse hiçbir günü boş kalmazdı. Çevredeki dağ köylerinden, uzak yerleşimlerden ve özellikle Avina köyünden gelen misafirler burada ağırlanırdı.
Akşam olduğunda misafir odasında insanlar bir araya gelir; çaylar eşliğinde uzun sohbetler edilir, köylerin meseleleri konuşulur, anlaşmazlıklar istişareyle çözülmeye çalışılırdı.
O oda yalnızca misafirlerin ağırlandığı bir mekân değil; dostluğun, kardeşliğin, dayanışmanın ve barışın yaşatıldığı bir gönül meclisiydi.
Emin Keya’nın kapısından içeri giren hiçbir misafir aç bırakılmazdı.
Sofrası herkese açıktı. Gelenlerin yemekleri hazırlanır, konaklamaları sağlanır, hatta beraberlerinde getirdikleri hayvanların bile bakımı yapılırdı.
Yolcu, misafir veya ihtiyaç sahibi ayrımı yapılmadan herkes aynı samimiyet ve ikramla karşılanırdı.
Bu misafirperverlik, yıllar boyunca Korukçu’da dilden dile anlatılan güzel hatıralardan biri olarak hafızalarda kaldı.
Bugün Emin Keya’nın çocukları ve torunlarının bir kısmı hâlâ Korukçu köyünde yaşamaktadır.
Yaklaşık on beş haneye ulaşan aile koluna ait evler ve tarım arazileri, bu köklü ailenin bölgedeki varlığını sürdürmektedir.
DEVAMI 2.BÖLÜMDE YAYINLANACAK



