Abdulmenaf Çelebi kaleminde;
Bu dizeleri her duyduğumda aklıma yemyeşil ormanlar, kuş sesleri ve toprağın kokusu gelir. Fakat son yıllarda yaz ayları geldiğinde bu güzelliklerin yerini ne yazık ki alevler, dumanlar ve küle dönen hektarlarca orman alıyor.
Türkiye, neredeyse her yaz büyük orman yangınlarıyla mücadele ediyor. Ancak yangınların ardından sadece ağaçlar değil, kamuoyunun vicdanı da yeniden alevleniyor. Çünkü her büyük yangından sonra aynı soru gündeme geliyor:
“Yanan ormanların yerine oteller mi yapılacak?”
Yasalara baktığınızda cevap nettir. Ormanlar korunmalıdır ve yanan alanların farklı amaçlarla kullanılması mümkün değildir. Buna rağmen yıllardır kamuoyunda, turizm yatırımlarına tahsis edilen bazı alanların “orman vasıflı” olduğu yönündeki tartışmalar hiç bitmiyor. Özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çeşitli dönemlerde yaptığı tahsisler, bu tartışmaları yeniden gündeme taşıyor.
Elbette her tahsis edilen alanın yangın sonrası orman olduğu söylenemez. Ancak şeffaflığın yeterince sağlanamadığı her durumda toplumun zihninde aynı kuşku oluşuyor. İşte asıl sorun da burada başlıyor.
Orman, yalnızca ağaçlardan ibaret değildir.
Orman; kuşun yuvasıdır, yaban hayatının evidir, toprağın koruyucusudur, su kaynaklarının güvencesidir. En önemlisi de geleceğe bırakacağımız en değerli mirastır. Bir ağacı yıllar içinde büyütebilirsiniz ama yüzyılların oluşturduğu bir orman ekosistemini birkaç yılda geri getiremezsiniz.
Yetkililer zaman zaman “Bu alan orman vasfını yitirmiştir.” açıklaması yapıyor. Hukuki açıdan doğru olabilir. Ancak toplumun önemli bir kesimi, yanan ormanların doğal süreç içerisinde yeniden yeşerebileceğine inanıyor. Bilimsel olarak da birçok orman ekosistemi, uygun koşullar sağlandığında zamanla kendini yenileyebiliyor. Eğer bu süreç tamamlanmadan farklı projeler hayata geçirilirse, doğal iyileşmenin önü de kapanmış oluyor.
Aslında mesele otel karşıtlığı da değildir.
Turizm, ülke ekonomisi için vazgeçilmez sektörlerden biridir. Yeni yatırımlar, istihdam ve ekonomik büyüme elbette önemlidir. Fakat kalkınma ile doğa koruma arasında sağlıklı bir denge kurulmadığı sürece kazanan kimse olmayacaktır. Bugün yapılan yanlış bir tercih, yarın telafisi mümkün olmayan çevresel kayıplara neden olabilir.
Bu nedenle yangın sonrası süreçlerin çok daha şeffaf yürütülmesi gerekiyor. Hangi alanların nasıl değerlendirileceği, hangi bilimsel raporların esas alındığı ve hangi kararların neden verildiği toplumla açık şekilde paylaşılmalıdır. Şeffaflık arttıkça söylentiler azalır, güven güçlenir.
Her yangının ardından “Buraya ne yapılacak?” sorusunu değil, “Bu ormanı nasıl yeniden yeşerteceğiz?” sorusunu sormamız gerekiyor.
Çünkü ormanlar yalnızca bugünün değil, çocuklarımızın ve torunlarımızın da hakkıdır. Onları koruyabilirsek gerçek anlamda zengin bir ülke oluruz.
Aksi halde geriye sadece beton yapılar değil, vicdanlarımızda silinmeyecek izler kalacaktır.



