Bazı bitkiler vardır; sadece toprakta yetişmezler, insanın hafızasında da kök salarlar. Kenger de onlardan biridir.

Kenger de onlardan biridir.

Dışarıdan bakıldığında serttir. Dikenlidir. Yaklaşanı ürkütür. Fakat onu tanıyanlar bilir; kabuğunun altında başka bir hikâye saklıdır. Emek ister, sabır ister. Canınızı acıtır belki ama sonunda size kendinden bir parça sunar.
İnsan da biraz böyledir aslında.

Çocukluğumun geçtiği topraklarda bahar ayları, yalnızca mevsim değişikliği anlamına gelmezdi. Toprak yeniden nefes alır, dağlar yeşile bürünür, insanlar uzun bir kışın ardından umutla dışarı çıkardı. İşte o günlerde kenger dikenleri de kendini göstermeye başlardı.

Yaşlılar, sabahın erken saatlerinde ellerinde küçük bıçaklarla yola koyulurlardı. Kenger toplamak bir ihtiyaçtan çok bir gelenekti. Herkes bilir, herkes birbirine yardım ederdi. Çünkü kenger, yalnızca sofraya gelen bir nimet değil; aynı zamanda paylaşmanın, birlikte olmanın ve emeğin simgesiydi.

Çocuk aklımla o dikenli bitkiye bakar, neden insanlar bu kadar zahmete katlanıyor diye düşünürdüm. Eller çiziliyor, kıyafetlere dikenler batıyor, saatler süren uğraş sonunda küçük bir sepet doluyordu.

Yıllar sonra anladım ki mesele kenger değildi.
Mesele, insanın emek verdiği şeyle kurduğu bağdı.

Çünkü kolay elde edilen şeylerin kıymeti çoğu zaman kısa sürer. Zorlukla ulaşılan nimetler ise hafızada yer eder. Tıpkı yıllar geçmesine rağmen unutamadığımız çocukluk anıları gibi…


Bugün şehirlerin kalabalığında yaşayan birçok insanın yüzünde yorgunluk görüyorum. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. İnsanlar aynı apartmanda oturuyor ama birbirini tanımıyor. Aynı sokakta yürüyenler birbirine selam vermeden geçip gidiyor.

Oysa eskiden hayat daha mı kolaydı?

Hayır.

Belki yokluk daha fazlaydı. Belki imkânlar daha sınırlıydı. Ama insanlar birbirine daha yakındı. Acılar ortak yaşanır, sevinçler birlikte çoğalırdı.
Bir evde düğün olduğunda bütün mahalle hazırlanırdı.

Bir cenaze olduğunda herkes aynı hüznü paylaşırdı.

Birinin başına kötü bir şey geldiğinde, "Bana ne?" diyen olmazdı.

Çünkü insanlar, kenger dikenleri gibi aynı toprağın içinde büyümüşlerdi.
Dikenleri vardı belki.

Kırgınlıkları, öfkeleri, anlaşmazlıkları…
Ama özlerinde merhamet taşıyorlardı.
Şimdi düşünüyorum da hayatın kendisi de bir kenger tarlasına benziyor.

Bazen dikenleriyle karşılaşıyoruz.

Bazen canımız yanıyor.

Bazen emek veriyor ama karşılığını hemen alamıyoruz.

Bazen insanlar tarafından yanlış anlaşılıyor, haksızlığa uğruyor ya da yalnız bırakılıyoruz.
Fakat bütün bunlara rağmen içimizde sakladığımız güzellikleri kaybetmediğimiz sürece ayakta kalabiliyoruz.

Çünkü insanı insan yapan, dikenleri değil; o dikenlerin arasında korumayı başardığı vicdanıdır.

Ne gariptir ki günümüzde insanlar birbirlerinin dış görünüşüne, makamına, servetine veya unvanına göre değer biçmeye başladı.
Oysa bir insanın gerçek değeri; zor zamanlarda belli olur.

Tıpkı kurak arazilerde bile yaşamayı sürdüren kenger gibi…

Hayatın bütün sertliğine rağmen iyiliğinden vazgeçmeyen insanlar vardır.

Kendi acısını içine gömüp başkasının yarasına merhem olan insanlar…

Yorgun olduğu hâlde başkalarına umut vermeye çalışan insanlar…

Kendisi kırılmışken bile kimseyi incitmemeye çalışan insanlar…

Belki de dünyanın yükünü sessizce taşıyanlar onlardır.

Çünkü gerçek güç, gürültü yapmakta değil; insan kalabilmektedir.

Zaman geçtikçe anlıyorum ki yaşadığımız yerlerden çok, içimizde taşıdığımız memleket önemlidir.

Bazılarımız kilometrelerce uzakta yaşasa da çocukluğunu, annesinin sesini, baba ocağını, köy yollarını ve dağlarda açan kengerleri kalbinde taşır.

İnsan bazen bir kokuya, bazen bir türküye, bazen de sofraya gelen bir yemeğe bakarak yıllar öncesine dönebilir.

Çünkü hatıralar, unutulmak için değil; insanı ayakta tutmak için vardır.

Belki de bu yüzden bazı şeyler eskimez.
Bir annenin duası…
Bir babanın nasihati…
Bir dostun samimiyeti…
Ve çocukluğun geçtiği topraklarda açan kenger dikenleri…

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki hayat bana birçok şey öğretti.

İnsanlardan çok şey beklememeyi…

Kırılınca yeniden ayağa kalkmayı…

Yoklukta sabretmeyi…

Varlıkta şükretmeyi…

Ve en önemlisi de dikenlerin arasında bile çiçek açabilmeyi…

Belki hepimiz biraz kengeriz.
Dışarıdan sert görünen ama içinde sevgiyi saklayan…

Hayatın rüzgârlarına direnen…
Kuraklıklara rağmen köklerinden vazgeçmeyen…

Ve ne olursa olsun ait olduğu toprağı unutmayan…

Çünkü insan, nerede yaşarsa yaşasın; içinde taşıdığı memleket kadar insandır.
Ve bazı hatıralar vardır ki…

Tıpkı kenger dikenleri gibi…

Canımızı acıtsa da onları sevmekten hiçbir zaman vazgeçemeyiz.

....
[email protected]
Mehmet Sebih Altun
Gazeteci – Yazar – Sivil Toplum Aktivisti