İnsanlık tarih boyunca sayısız savaş gördü, büyük afetler yaşadı, ekonomik krizlerle mücadele etti.
Kıtlıklar oldu, salgınlar oldu, şehirler yıkıldı, medeniyetler çöktü. Ama bütün bunların arasında insanı en fazla yaralayan şey ne açlıktı ne de yoksulluktu. En büyük yıkım, insanın vicdanını kaybetmesiyle başladı.
Bugün yaşadığımız çağ teknoloji çağı olarak adlandırılıyor. Dünyanın bir ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Yapay zekâdan uzay çalışmalarına kadar akıl almaz gelişmeler yaşanıyor. Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen insan olmayı ne kadar başarabiliyoruz?
Çünkü gelişen teknoloji, gerileyen vicdanın yerini dolduramıyor.
Artık insanlar birbirinin yüzüne bakıyor ama gözlerinin içine bakmıyor. Aynı sofrada oturuyor ama aynı duyguyu paylaşmıyor. Aynı şehirde yaşıyor ama komşusunun aç olup olmadığını bilmiyor. Kalabalıklar arttıkça yalnızlık büyüyor.
Eskiden insanlar kapısını kilitlemeden uyurdu. Çünkü güven vardı. Şimdi en sağlam kapılar bile huzuru koruyamıyor. Çünkü güveni sağlayan demir değil, ahlaktı.
Bugün herkes haklarından söz ediyor ama görevlerinden kaçıyor. Herkes adalet istiyor ama önce kendisi adil olmayı unutuyor. Herkes saygı bekliyor ama başkasına saygı göstermekte cimri davranıyor.
Toplum dediğimiz yapı yalnızca binalardan, caddelerden ve köprülerden oluşmaz. Toplumu ayakta tutan görünmeyen sütunlar vardır. Bunlar; dürüstlük, merhamet, vicdan, güven ve adalettir. Bu sütunlardan biri yıkıldığında çatlak oluşur. Hepsi yıkıldığında ise geriye sadece kalabalık kalır.
Ne yazık ki bugün tam da bunu yaşıyoruz.
Çocuklar büyüklerini örnek alamıyor. Çünkü söylediklerimizle yaptıklarımız birbirini tutmuyor. Gençler umutlarını başka şehirlerde, başka ülkelerde arıyor. Yaşlılar ise yalnızlığın en ağır yükünü omuzlarında taşıyor.
Oysa güçlü toplum; güçlü ekonomiden önce güçlü karakterlerle kurulur.
Bir ülkenin geleceğini sadece fabrikalar belirlemez. O ülkenin öğretmeni, doktoru, çiftçisi, işçisi, gazetecisi, sanatçısı ve en önemlisi vicdan sahibi insanları belirler.
Gazetecilik de işte burada büyük bir sorumluluk taşır.
Gazeteci sadece haber yazan kişi değildir. Toplumun hafızasını canlı tutan, yanlışları gösteren, doğruları cesaretle savunan kişidir. Gerçeği eğip bükmeden yazabilmek, kalemin namusunu koruyabilmektir.
Kalem satıldığında sadece bir yazar kaybolmaz; toplum gerçeği görme imkânını da kaybeder.
Bu yüzden doğruları söylemek bazen alkış getirmez. Hatta eleştiri, baskı ve yalnızlık getirebilir. Ama tarih, susanları değil konuşanları; çıkarını değil vicdanını koruyanları yazar.
Bugün çevremize baktığımızda herkes birbirini değiştirmeye çalışıyor. Oysa değişim aynaya bakmakla başlar.
Bir baba evladına dürüst olmayı anlatıyorsa önce kendi dürüst olmalıdır.
Bir siyasetçi adalet diyorsa önce adil davranmalıdır.
Bir yönetici liyakatten söz ediyorsa önce ehil insanlara görev vermelidir.
Bir vatandaş temiz toplum istiyorsa önce kendi sokağına çöp atmamalıdır.
Çünkü küçük yanlışlar birleşerek büyük felaketlere dönüşür.
Hayatın en acı gerçeği şudur: İnsan bazen başkasına yaptığı kötülüğü unutabilir ama vicdanı asla unutmaz.
İşte bu yüzden vicdan, insanın en büyük mahkemesidir.
Mahkeme karar vermeyebilir. İnsanlar alkışlayabilir. Makamlar değişebilir. Servet kazanılabilir. Ama gece başını yastığa koyduğunda insan kendi vicdanından kaçamaz.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla bina yapmak değil; daha sağlam karakterler yetiştirmektir.
Daha fazla yol yapmak değil; gönüller arasında köprü kurmaktır.
Daha fazla konuşmak değil; daha çok dinlemektir.
Daha fazla kazanmak değil; paylaşmayı öğrenmektir.
Çünkü paylaşılmayan zenginlik fakirleştirir; paylaşılmayan sevgi yalnızlaştırır; paylaşılmayan bilgi cehaleti büyütür.
Hayat, geride bıraktığımız mal varlığıyla değil; dokunduğumuz hayatlarla anlam kazanır.
Bir yetimin başını okşamak bazen milyonlar kazanmaktan daha değerlidir.
Bir yaşlının duasını almak, en büyük makamdan daha kıymetlidir.
Bir insanın gönlünü yapmak, en büyük servetten daha kalıcıdır.
İnsan öldüğünde cebindeki para değil, arkasından edilen dua onunla yürür.
Belki de bu yüzden hayatın gerçek zenginleri bankalarda değil, gönüllerde yaşayan insanlardır.
Unutmayalım...
Vicdanını kaybeden, her şeyini kaybetmiştir.
Merhametini kaybeden, insanlığını kaybetmiştir.
Adaletini kaybeden, geleceğini kaybetmiştir.
Ve doğruluğunu kaybeden, kendisini kaybetmiştir.
Gelin birbirimizi suçlamadan önce kendimizi sorgulayalım.
Çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakmak istiyorsak önce onlara güzel örnek olalım.
Çünkü yarınların nasıl olacağını bugünkü davranışlarımız belirleyecek.
Kalplerimizi kinle değil sevgiyle, dillerimizi nefretle değil nezaketle, hayatlarımızı çıkarla değil vicdanla yönetelim.
İnanıyorum ki; bir toplumun yeniden ayağa kalkması büyük bütçelerle değil, büyük yüreklerle mümkündür.
Ve unutulmamalıdır ki...
Bir milleti ayakta tutan en büyük güç ne silahıdır, ne parasıdır, ne de makamlarıdır.
Onu ayakta tutan en büyük güç; adaleti, vicdanı ve birbirine olan güvenidir.
Mehmet Sebih Altun Gazeteci – Yazar – Sivil Toplum Aktivisti