Bir ülkede asgari ücretin 28 bin lira olduğu düşünelim. Bu rakam, bir işçinin geçimini sağlamak için aldığı en düşük bedel.
Bir ülkede asgari ücretin 28 bin lira olduğu düşünelim. Bu rakam, bir işçinin geçimini sağlamak için aldığı en düşük bedel. Peki bu ücretle, trafik cezasından akaryakıt fiyatına, KDV’den MTV’ye kadar hayatın her alanında aynı oranda vergi ve ceza ödemesi ne kadar adil?
Bir düşünelim: Aylık kazancı 30 bin TL olan bir vatandaş ile 100 bin TL kazanan bir başkası, aynı trafik cezasını ödüyor. Aynı akaryakıt zammından aynı oranda etkileniyor. Hatta aynı dilimde gelir vergisi ödüyormuş gibi görünse de, fiilen alım gücü kaybı en ağır şekilde asgari ücretliye vuruyor.
Etik midir? Değildir. Adil midir? Hiç değil.
Çünkü adalet, herkese aynı muameleyi yapmak değil; herkesin gücüne göre yük almasını sağlamaktır. Gelir adaletsizliğinin bu denli uçurum olduğu bir ülkede, cezaların ve vergilerin sabit oranlı değil, gelirle orantılı olması gerekir.
Nasıl ki kira yardımı, sosyal yardım veya eğitim desteğinde gelir kriteri aranıyorsa; vergi ve ceza sisteminde de aynı hassasiyet gösterilmelidir. 28 bin TL kazanan bir asgari ücretlinin 4 bin TL’lik trafik cezası, maaşının %11.2 ye denk gelirken; 100 bin TL kazanan için bu oran sadece %4’tür.
Bu adaletsizlik, toplumun devlete olan güvenini zedeler. İnsanlar, “Ne yaparsam yapayım cezayı en ağır ben ödüyorum” hissine kapılır. Oysa ceza, caydırıcı olmalı, kimseyi iflas ettirmemelidir. Vergi ise adaleti sağlamak içindir, adaletsizliği derinleştirmek değil.
Bu nedenle, asgari ücretle orantılı bir ceza ve vergi sistemi acilen tartışılmalıdır. Geliri düşük olana düşük, yüksek olana yüksek ceza/vergi uygulanmalıdır. Aksi takdirde, aynı ülkede yaşayan iki insan arasındaki uçurum her geçen gün büyür ve “hukuk devleti” sadece kâğıt üzerinde kalır.
Adalet mülkün temelidir. Çünkü adalet, rakamların eşitliğinde değil; yükün adil paylaşımında gizlidir. Eğer devlet, vatandaşın cüzdanını değil vicdanını gözetirse, işte o zaman gerçek anlamda adalet tesis edilmiş olur.