Bazen bir haber yazmak, sadece birkaç satırı yan yana getirmek değildir. Bazı haberler vardır ki, klavyenin tuşlarına dokunurken insanın yüreği ağırlaşır. Çünkü yazdığınız şey bir istatistik değil, yarım kalmış bir ömürdür.
Henüz 30 yaşındaydı Mehmet Şerif Artuk…
Hayatının en güzel yıllarında, ardında gözü yaşlı bir anne, bir baba, kardeşler, akrabalar ve dostlar bırakarak bu dünyadan ayrıldı. Onu son yolculuğuna uğurlayan kalabalığa bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor:
Acaba bu genç, içinde ne kadar büyük bir fırtına yaşıyordu?
Ne yazık ki bunu artık öğrenemeyeceğiz.
Çünkü çoğu zaman arkalarında cevaplardan çok sorular bırakırlar. “Neden?”, “Keşke konuşsaydı”, “Keşke fark etseydik”, “Keşke yanında olsaydık” cümleleri, geride kalanların ömür boyu taşıdığı bir yük hâline gelir.
Bizler çoğu zaman insanların yüzüne bakıyoruz; ama yüreğine bakmayı unutuyoruz. Gülen bir yüzün ardında saklanan acıları, “İyiyim” diyen bir insanın sessiz çığlığını çoğu zaman duyamıyoruz.
Belki de en büyük eksikliğimiz budur.
Bu acı olay bize bir kez daha gösterdi ki; insanların maddi sıkıntıları kadar manevi yükleri de vardır. Herkesin omuzlarında görünmeyen bir yük, anlatamadığı bir hikâye olabilir. Bazen küçücük bir selam, samimi bir sohbet, içten bir “Nasılsın?” sorusu bile bir insanın yeniden hayata tutunmasına vesile olabilir.
Toplum olarak birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve yalnız bırakmamayı yeniden öğrenmek zorundayız. Çünkü bazı insanlar yardım istemez; sadece anlaşılmayı bekler.

Bugün Mehmet Şerif Artuk’u toprağa verdik.
Geride ise suskun bir ev, yarım kalmış hayaller ve dinmeyecek bir özlem kaldı.
Allah’tan rahmet diliyoruz.
Rabbim mekânını cennet eylesin.
Geride kalan ailesine, sevenlerine sabır versin.
Ve bizlere de, sevdiklerimizin sessiz çığlıklarını duyabilecek bir vicdan nasip etsin.