Bazı cümleler vardır, insanın dilinden çıkarken sıradan görünür ama insanın içinde yankılandıkça bir ömre dönüşür.

KURUMAYA MAHKÛM BAHÇELER

“Nereye bir tohum ektiysek, oraya kuraklık vurdu, çöl oldu…”

Belki de yaşadığımız çağın en ağır cümlelerinden biridir bu.

Çünkü biz, hayat boyunca bir yerlere tohum ektik.

Kimi zaman bir insana güven tohumuydu ektiğimiz.

Kimi zaman bir dostluğa vefa…

Kimi zaman bir aşka sadakat…

Kimi zaman bir davaya inanç…

Kimi zaman bir memlekete hizmet…

Kimi zaman da bir evladın geleceğine dair umut…

Ektik.

Suladık.

Bekledik.

Günlerce, aylarca, yıllarca…

Bir gün yeşerecek sandık.

Bir dal verecek, gölge olacak sandık.

Meyve verecek, birilerinin yüzünü güldürecek sandık.

Ama ne zaman başımızı kaldırıp baktıysak, karşımızda biraz daha büyümüş bir çöl gördük.

İşte insanın en büyük kırgınlığı belki de burada başlıyor.

Ektiği tohumun yeşermemesi değil…

Ektiği yere bir gün kuraklığın geleceğini bile bile yine de umut etmiş olması.

Hayat bazen insana garip bir bahçıvanlık yaptırıyor.

Önümüze çıkan her toprağı verimli sanıyoruz.

Her insanda biraz iyilik, her ilişkide biraz samimiyet, her sözde biraz hakikat arıyoruz.

Birine güveniyoruz.

“Bu insan beni yarı yolda bırakmaz.” diyoruz.

Bir dostluğa yıllarımızı veriyoruz.

“Bizim dostluğumuz kolay kolay bozulmaz.” diyoruz.

Bir davanın peşinden gidiyoruz.

“Bu yolda yalnız kalmayız.” diyoruz.

Bir hayalin peşinden koşuyoruz.

“Bir gün mutlaka olacak.” diyoruz.

Sonra zaman geçiyor.

Ve bir gün dönüp geriye baktığımızda görüyoruz ki, yıllar önce ektiğimiz tohumların üzerinde tek bir yeşil yaprak bile kalmamış.

Toprak çatlamış.

Su çekilmiş.

Gölge kaybolmuş.

Ve biz, kendi ellerimizle kurduğumuz bahçenin ortasında bir çölün içinde kalmışız.

İnsan en çok da buna üzülüyor.

Çünkü çöl dışarıdan gelmemiş.

Bir zamanlar bahçe olsun diye emek verdiğimiz yer, zamanla çöl olmuş.

Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, verdiğimiz emeğin mutlaka karşılığını bulacağına inanmaktır.

Oysa her tohum filizlenmez.

Her iyilik karşılık bulmaz.

Her sadakat sadakatle karşılanmaz.

Her dostluk ömür boyu sürmez.

Her güzel söz, güzel bir kalpte karşılığını bulmaz.

Bazen insan bütün samimiyetiyle bir kapıyı çalar.

İçeriden ses gelmez.

Bir daha çalar.

Yine ses gelmez.

Üçüncü kez çalar.

Sonra anlar ki kapının ardında kimse yoktur.

Aslında belki de vardır.

Ama kapıyı açmak istemiyordur.

İşte insanın olgunlaşması biraz da bu noktada başlar.

Her kapının açılmayacağını öğrenmek…

Her toprağın tohum kabul etmeyeceğini anlamak…

Ve en önemlisi, kurumuş bir toprağın başında ömrünü tüketmek yerine başka bir bahçe aramayı bilmek…

Biz bazen insanları değiştirebileceğimizi sanıyoruz.

Biraz sevgi verirsek…

Biraz anlayış gösterirsek…

Biraz sabredersek…

Biraz fedakârlık yaparsak…

Karşımızdaki insanın değişeceğine inanıyoruz.

Oysa insan, değişmek istemediği sürece dışarıdan verilen hiçbir suyla yeşermez.

Sen dünyanın en güzel bahçesinden su taşısan da, eğer o toprak kendini kuraklığa teslim etmişse, verdiğin su yalnızca avuçlarının arasından kayıp gider.

Bu yüzden bazı insanlara verdiğimiz emek boşa gitmiş gibi görünür.

Ama belki de tamamen boşa gitmemiştir.

Çünkü o emek bize bir şey öğretmiştir.

Kimin yanında susulacağını…

Kimin yanında konuşulacağını…

Kime güvenileceğini…

Kimden uzak durulacağını…

Ve en önemlisi, insanın kendisini nerede tüketmemesi gerektiğini…

Bazen hayat bize bir insanı kazandırmak için değil, bir ders bırakmak için çıkarır karşımıza.

Biz ise bunu yıllar sonra anlarız.

Dostluklar da böyledir.

Bir zamanlar aynı masada oturduğumuz insanlar vardır.

Aynı ekmeği bölüşmüşüzdür.

Aynı dertlere gülmüşüzdür.

Aynı hayallerin peşinden koşmuşuzdur.

Gece yarısı bir telefonla birbirimizin yanında olmuşuzdur.

“Ne olursa olsun, biz dostuz.” demişizdir.

Sonra hayat değişmiştir.

İnsanlar değişmiştir.

Öncelikler değişmiştir.

Ve bir gün bakmışız ki, yıllarca suladığımız dostluk toprağında artık tek bir filiz kalmamış.

Ne kavga vardır ortada…

Ne büyük bir ihanet…

Ne de dramatik bir ayrılık…

Sadece sessizlik vardır.

Araya giren mesafeler vardır.

Unutulan telefonlar vardır.

Giderek azalan ziyaretler vardır.

Ve sonunda birbirinin hayatından sessizce çıkan insanlar…

İşte bazı çöller böyle oluşur.

Bir gecede değil.

Bir anda değil.

Yavaş yavaş…

Bir damla suyun eksilmesiyle…

Bir sözün söylenmemesiyle…

Bir hatıranın aranmayışıyla…

Bir “Nasılsın?” sorusunun unutulmasıyla…

Sonra bir bakarsınız, yıllarca emek verdiğiniz bahçe sessizliğe gömülmüş.

Aşk da bazen böyledir.

İnsan bir kalbe tohum eker.

Umut eker.

Gelecek eker.

Birlikte yaşlanma hayali eker.

Sonra o kalbin yağmurunu bekler.

Ama bazı kalpler yağmurdan korkar.

Bazı insanlar yakınlıktan korkar.

Bazıları sevildiğinde kaçar.

Bazıları da kendisine verilen sevgiyi, tüketilecek bir kaynak gibi görür.

Sen verdikçe alır.

Sen sustukça daha fazlasını ister.

Sen fedakârlık yaptıkça bunu görev kabul eder.

Ve bir gün senin içinde verecek hiçbir şey kalmaz.

İşte o zaman anlarsın:

Sen sevgi vermemişsin sadece.

Kendinden parçalar bırakmışsın.

Biraz zamanından…

Biraz huzurundan…

Biraz hayalinden…

Biraz da kendinden…

Sonra geriye dönüp baktığında, karşında bir insan değil, kendi eksilmişliğini görürsün.

İnsan bazen en büyük kuraklığı kendi içinde yaşar.

Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır.

Gülüyordur.

Konuşuyordur.

İnsanların arasında dolaşıyordur.

İşine gidiyordur.

Evine dönüyordur.

Hayatına devam ediyordur.

Ama içinde bir yer vardır ki uzun zamandır yağmur görmemiştir.

Orası kurumuştur.

Çatlamıştır.

Kimse bilmez.

Kimse görmez.

Çünkü insanın içindeki çölün tabelası yoktur.

Kimse gelip “Burada ne oldu?” diye sormaz.

Oysa bazen en kalabalık insanların içinde en büyük yalnızlığı yaşayanlar vardır.

Bir zamanlar hayalleri olan…

İnanan…

Güvenen…

Seven…

Mücadele eden…

Sonra birer birer kaybeden…

Ve sonunda hiçbir şeye şaşırmamayı öğrenen insanlar…

Belki de insanın yaşlanması saçlarının beyazlamasıyla değil, bazı şeylere artık umut bağlamamasıyla başlıyor.

Peki bütün bunların sonunda ne yapacağız?

Bir daha tohum ekmeyecek miyiz?

Bir daha güvenmeyecek miyiz?

Bir daha sevmeyecek miyiz?

Bir daha umut etmeyecek miyiz?

Hayır.

İnsan, yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden bütün dünyayı cezalandırmamalı.

Çünkü bir toprak kurudu diye bütün dünya çöl değildir.

Bir insan seni yarı yolda bıraktı diye herkes kötü değildir.

Bir dostluk bitti diye dostluk diye bir şey yok değildir.

Bir aşk yarım kaldı diye sevgi anlamsız değildir.

Bir hayal gerçekleşmedi diye hayal kurmak yanlış değildir.

Belki de yapmamız gereken, tohumu bırakmak değil; toprağı daha iyi seçmektir.

Çünkü mesele sadece tohumda değildir.

Toprağın da bir hikâyesi vardır.

Her toprağın suyu tutma kapasitesi aynı değildir.

Her insanın sevgiyi taşıma kapasitesi aynı değildir.

Her kalbin vefa duygusu aynı değildir.

Her insan, senin verdiğin değeri anlayabilecek kadar derin değildir.

Bu yüzden bazen sorun bizim verdiğimizde değil, verdiğimiz yerdedir.

Hayat bize bunu geç öğretiyor.

Çok geç…

İnsan gençken her yere yetişmeye çalışıyor.

Herkesi mutlu etmeye…

Herkesi anlamaya…

Herkesi yanında tutmaya…

Kırılanı onarmaya…

Dağılanı toplamaya…

Gidenin peşinden koşmaya…

Sonra yaş ilerledikçe fark ediyor ki insan herkesi kurtaramaz.

Herkesi memnun edemez.

Herkesin yükünü taşıyamaz.

Ve herkes için kendinden vazgeçemez.

Çünkü insan kendisini de korumak zorundadır.

Kendi ruhunun da bir bahçesi vardır.

Orayı sulamazsanız, başkalarının bahçesine taşıdığınız su bir gün sizin için tükenir.

Belki de hayatın en büyük sorumluluklarından biri budur:

Kendi içindeki bahçeyi kurutmamak.

Nereye bir tohum ektiysek oraya kuraklık vurduysa, belki de artık bir süre durup toprağı dinlemek gerekiyor.

Neden kurudu?

Su mu eksikti?

Güneş mi fazlaydı?

Toprak mı verimsizdi?

Yoksa biz yanlış mevsimde mi ektik?

Belki de bazı tohumlar yanlış zamanda ekildi.

Belki bazı insanlar hayatımıza, bizim onları istediğimiz zamanda değil, kendi ihtiyaçları olduğu zamanda girdiler.

Belki biz onlardan bir ömür beklerken, onlar bizden sadece bir mevsimlik gölge istediler.

Ve mevsim bitince gittiler.

Biz ise ağacın ömür boyu yaşayacağını sanıyorduk.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri de budur:

Geçici olanı kalıcı sanmak.

Bir insanın hayatımızda uzun süre bulunmasını, sonsuza kadar kalacağı anlamına getirmek…

Bir dostluğun yıllarca sürmesini, hiç bitmeyeceğine yormak…

Bir başarının hep devam edeceğini düşünmek…

Bir huzurun hiç bozulmayacağını sanmak…

Oysa hayatın kanunu değişimdir.

Bugün yanımızda olan yarın başka bir yerde olabilir.

Bugün sevdiğimiz bir şey yarın anlamını yitirebilir.

Bugün kurduğumuz düzen yarın tamamen değişebilir.

Bu yüzden belki de insan, elindekini daha kıymetli bilmelidir.

Çünkü hiçbir şey bize ait değil.

Ne insanlar…

Ne zaman…

Ne makam…

Ne para…

Ne de hayat…

Hepsi bize bir süreliğine emanet.

Bazen de çölü biz oluştururuz.

Bunu kabul etmek zor ama gerçek.

Belki biz de birilerinin hayatında yağmuru kesmişizdir.

Belki birinin uzattığı eli geri çevirmişizdir.

Belki bir dostun kıymetini zamanında anlamamışızdır.

Belki bir insanın kalbini kırmışızdır.

Belki “Nasıl olsa o beni anlar.” diyerek birinin sevgisini tüketmişizdir.

Ve belki bugün şikâyet ettiğimiz kuraklığın bir parçasını biz oluşturmuşuzdur.

İnsan sadece kendisine yapılanları değil, yaptıklarını da hatırlamalı.

Çünkü hayat yalnızca mağduriyetlerden ibaret değildir.

Hepimizin hikâyede hem kırılan hem kıran tarafları vardır.

Hem terk edilen hem terk eden…

Hem bekleyen hem bekleten…

Hem özleyen hem özlenen…

İnsan kendisine dürüst olabildiği gün iyileşmeye başlar.

Belki de bütün mesele, yeniden yağmur yağmasını beklemektir.

Ama bu kez aynı yere değil.

Aynı insanlara değil.

Aynı alışkanlıklara değil.

Aynı hatalara değil.

Hayat bize ikinci bir şans verdiğinde, ilk yaptığımız hatayı tekrarlamak zorunda değiliz.

Yeni bir toprak bulabiliriz.

Yeni bir başlangıç yapabiliriz.

Kırılmış bir kalple bile yeniden umut edebiliriz.

Çünkü insanın en güzel tarafı, yıkıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabilmesidir.

Bir bahçe kurmak için bazen bütün çölü geride bırakmak gerekir.

Belki yarın yağmur yağacak.

Belki yıllardır çatlamış toprak yeniden suyla buluşacak.

Belki kurudu sandığımız bir dalın ucunda küçücük bir yeşillik çıkacak.

Belki hayat, tam umudumuzu kaybettiğimiz yerde bize yeni bir başlangıç sunacak.

Ama bunun için önce şunu kabul etmeliyiz:

Her tohum her yerde büyümez.

Her insan her yerde mutlu olmaz.

Her sevgi her kalpte karşılık bulmaz.

Her emek her zaman sonuç vermez.

Ve her yol bizi istediğimiz yere götürmez.

Bazen yol değiştirmek gerekir.

Bazen insan değiştirmek değil, kendini değiştirmek gerekir.

Bazen mücadele etmek değil, bırakmak gerekir.

Bazen susmak…

Bazen gitmek…

Bazen yeniden başlamak…

Ve bazen de yıllardır çöl olmuş bir yere son kez bakıp şöyle demek gerekir:

“Ben elimden geleni yaptım.”

Nereye bir tohum ektiysek oraya kuraklık vurdu, çöl oldu.

Belki de bizim hikâyemiz tam olarak budur.

Bir ömür boyunca ektik.

Dostluk ektik.

Sevgi ektik.

Güven ektik.

Emek ektik.

Umut ektik.

Ama bazı bahçeler yeşermedi.

Bazı insanlar kıymet bilmedi.

Bazı hayaller gerçekleşmedi.

Bazı yollar yarım kaldı.

Bazı kapılar hiç açılmadı.

Ve biz zaman zaman bütün bunların suçunu kendimizde aradık.

Oysa bazen insan elinden geleni yapmıştır.

Bazen tohum sağlamdır.

Ama toprak verimsizdir.

Bazen su yeterlidir.

Ama mevsim yanlıştır.

Bazen emek fazlasıyla vardır.

Ama karşısındaki kalp yoktur.

Bunu anlamak insanı biraz olsun özgürleştirir.

Şimdi geriye kalan ne?

Bir avuç tohum…

Biraz yorgunluk…

Biraz kırgınlık…

Biraz sessizlik…

Ve hâlâ içimizde sönmemiş küçük bir umut.

İşte o umut var ya…

İnsanın bütün hayatını değiştirebilecek kadar güçlüdür.

Çünkü insan tamamen umutsuz kaldığında bile, içinde küçücük bir yer mutlaka yeniden bahar bekler.

Belki artık eskisi kadar büyük hayaller kurmayacağız.

Belki herkese güvenmeyeceğiz.

Belki herkese kendimizi açmayacağız.

Belki her çağrıda koşmayacağız.

Belki her kapının önünde beklemeyeceğiz.

Ama yine de bir gün, doğru toprağı bulduğumuzda elimizdeki son tohumu çıkarıp yeniden ekeceğiz.

Bu kez daha dikkatli…

Daha bilinçli…

Daha sabırlı…

Ve belki ilk defa, ektiğimiz tohum kadar toprağın da kıymetini bilerek…

Çünkü hayat, çöllerin içinde bile bahçe kurabilme cesaretidir.

İnsan bazen kaybettiklerinden değil, yeniden başlamaktan korkar.

Oysa yeniden başlamak, geçmişi inkâr etmek değildir.

Geçmişten ders çıkarıp geleceğe başka gözlerle bakmaktır.

Belki de yıllardır aradığımız şey yağmur değildi.

Belki doğru topraktı.

Belki de bizim bütün meselemiz buydu.

Yanlış yerlere doğru şeyler bıraktık.

Yanlış insanlara doğru sevgiyi verdik.

Yanlış zamanlarda doğru hayaller kurduk.

Yanlış kapılarda doğru niyetlerle bekledik.

Ve sonunda her şeyi kuraklık sandık.

Oysa bazı yerler zaten çöldü.

Biz sadece bunu geç fark ettik.

Şimdi biliyoruz.

Her gördüğümüz toprağa tohum atmayacağız.

Her uzanan ele kalbimizi teslim etmeyeceğiz.

Her söze inanmayacağız.

Her yolun sonuna kadar gitmeyeceğiz.

Ama bütün bunlara rağmen içimizdeki iyiliği de öldürmeyeceğiz.

Çünkü başkalarının kuraklığı, bizim içimizdeki yağmuru durdurmamalı.

İnsanların vefasızlığı bizi vefasız yapmamalı.

Birilerinin kötülüğü bizim iyiliğimizi eksiltmemeli.

Çünkü insan, başkasının yaptığıyla değil, kendi yaptığıyla insandır.

Ve belki bir gün…

Hiç beklemediğimiz bir yerde…

Hiç ummadığımız bir mevsimde…

Bir tohum filiz verecek.

Küçücük bir yeşil yaprak çıkacak toprağın içinden.

Biz de ona bakıp uzun uzun gülümseyeceğiz.

Çünkü o küçücük yaprak bize şunu hatırlatacak:

Her şey bitmedi.

Her yer çöl değil.

Her toprak kurak değil.

Her insan aynı değil.

Ve hayat, bütün kayıplarımıza rağmen hâlâ yeniden başlayabilecek kadar büyük.

Belki geçmişte ektiğimiz tohumların çoğu kurudu.

Belki bazı bahçeler artık geri gelmeyecek.

Belki bazı insanlar hayatımızdan bir daha dönmemek üzere çıktı.

Bırakalım çıksınlar.

Bazı kapıların kapanması, yeni bir kapının açılabilmesi içindir.

Bazı yolların bitmesi, başka bir yolun başlayabilmesi içindir.

Bazı bahçelerin çöl olması ise bize başka bir bahçe kurmayı öğretmek içindir.

Sonuçta hayat, yalnızca ektiğimiz tohumlardan ibaret değildir.

Hayat, kuruyan toprağın karşısında yeniden tohum taşıyabilme cesaretidir.

Ve insanın gerçek gücü, kaç kez çöl gördüğünde değil;

kaç kez çölün ortasında yeniden bir bahar hayal edebildiğinde saklıdır.

Nereye bir tohum ektiysek oraya kuraklık vurdu, çöl oldu belki…

Ama hâlâ elimizde tohum varsa,

hâlâ gökyüzüne bakıp yağmuru bekleyebiliyorsak,

hâlâ bir yerlerde yeşerecek bir hayat olduğuna inanıyorsak,

hikâyemiz bitmiş değildir.

Çünkü bazen hayatın en güzel bahçeleri,

insanın en uzun kuraklığından sonra yeşerir.

Ve belki de bizim asıl hikâyemiz,

kuruttuğumuz bahçelerin hikâyesi değil…

Bir gün yeniden yeşertmeye cesaret ettiğimiz o ilk tohumun hikâyesidir.

Sevgi ile Kalın..

....

Mehmet Sebih Altun

[email protected]