İnsan, garip bir varlık. Bugünü yaşarken yarını düşünür. Elindekiyle yetinmez, henüz gelmemiş olanın hesabını yapar.

Daha doğmamış günlerin planını kurar, hiç yaşanmamış ihtimaller üzerine hayaller inşa eder. Sanki yarın cebinde, gelecek avucunun içindeymiş gibi davranır.

Oysa kim yarınların sahibidir ki?

Bugün burada olan, yarın olmayabilir.

Bugün güçlü olan, yarın güçsüz kalabilir.

Bugün yanında olan, yarın uzaklara savrulabilir.

Bugün kurduğun bir cümle, yıllar sonra bambaşka bir anlam kazanabilir.

Ve insanın bütün hesaplarını altüst eden o büyük gerçek her zaman orada durur:

Yarın henüz yaşanmamıştır.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, yaşamadığı günlerin sahibi olduğunu zannetmesidir.

---

YARIN DİYE BİR GARANTİ YOKTUR

Hayat bize çoğu zaman yarını kesinmiş gibi öğretildi.

“Yarın yaparım.”

“Yarın giderim.”

“Yarın konuşuruz.”

“Yarın başlarım.”

“Yarın her şey daha güzel olacak.”

Bu cümleleri ne kadar kolay kuruyoruz.

Sanki yarın kapımızın önünde bizi bekleyen hazır bir misafir.

Sanki takvimdeki her yaprak, bize ayrılmış.

Sanki zaman bizim malımızmış gibi...

Oysa zaman hiçbirimizin mülkü değildir.

İnsan zamanı kullanabilir ama ona sahip olamaz.

Bir günün sahibi olduğumuzu zannederiz; akşam olduğunda o gün elimizden sessizce çekilip gider. Bir haftayı planlarız, hafta biter. Bir yılı hesaplarız, yıl geçmiş olur.

Sonra bir bakarız ki yıllardır “yarın” dediğimiz şeylerin çoğu, hiç yaşanmamış.

Belki de hayatın en acı taraflarından biri budur:

İnsan çoğu zaman yaşadığı hayatı değil, yaşayacağını düşündüğü hayatı özler.

Daha sonra yapacağını düşündüğü iyilikler vardır.

Daha sonra söyleyeceği güzel sözler...

Daha sonra gideceği yerler...

Daha sonra barışacağı insanlar...

Daha sonra okuyacağı kitaplar...

Daha sonra ailesine ayıracağı zaman...

Daha sonra kendisi için yaşayacağı bir hayat...

Ama o “daha sonra”ların hangisinin gerçekten geleceğini kim bilebilir?

Kim yarınların sahibidir ki?

---

İNSANIN ZAMANA KARŞI BÜYÜK YANILGISI

İnsan kendisini hayatın merkezinde görmeye meyillidir.

Plan yapar.

Hesap yapar.

Biriktirir.

Makam ister.

Şöhret ister.

Güç ister.

Daha büyük bir ev, daha iyi bir araba, daha yüksek bir mevki, daha fazla para...

Bütün bunların kötü olduğunu söylemek elbette mümkün değildir.

İnsan çalışmalı, üretmeli, geleceğini düşünmelidir.

Fakat bütün mesele şurada başlar:

Geleceği düşünmek başka, geleceğin sahibi olduğunu zannetmek başkadır.

İnsan plan yapabilir ama hayatın da kendi planları vardır.

İnsan bir yere gitmek isteyebilir ama yol başka bir yere çıkabilir.

İnsan bir insanı ömrünün sonuna kadar yanında sanabilir ama hayat yolları ayırabilir.

İnsan bugün kurduğu düzenin yıllarca devam edeceğini düşünebilir. Bir sabah uyanır ve bütün düzeninin değiştiğini görür.

Hayat bazen büyük değişiklikleri sessizce getirir.

Kapıyı çalmaz.

İzin istemez.

Hazır olup olmadığını sormaz.

Sadece gelir.

Ve insanın “yarın” diye sakladığı birçok şeyi bir anda “keşke”ye dönüştürebilir.

---

KEŞKELERİN ÇOĞU YARINLARDAN DOĞAR

İnsanın hayatındaki en ağır kelimelerden biri “keşke”dir.

Keşke arasaydım.

Keşke gitseydim.

Keşke o sözü söylemeseydim.

Keşke anneme daha fazla zaman ayırsaydım.

Keşke babamla daha çok konuşsaydım.

Keşke arkadaşımı kırmasaydım.

Keşke özür dileseydim.

Keşke daha çok sevseydim.

Keşke daha az kızsaydım.

Keşke hayatı bu kadar ciddiye almasaydım.

İnsan çoğu zaman kaybettikten sonra anlıyor.

Bir insanın yanında olmasının ne kadar büyük bir nimet olduğunu...

Bir sofranın etrafında toplanmanın ne kadar kıymetli olduğunu...

Bir telefonun çalmasının, arayan kişinin varlığıyla ne kadar anlamlı olduğunu...

Bir dostun “Nasılsın?” demesinin bile bazen büyük bir servet olduğunu...

Fakat insan bunları çoğu zaman sahipken fark etmiyor.

Çünkü sahip olduklarını sonsuz sanıyor.

İşte yanılgı tam burada başlıyor.

Hiçbir şey sonsuz değil.

Ne insan...

Ne zaman...

Ne makam...

Ne para...

Ne gençlik...

Ne sağlık...

Ne de hayatın kendisi...

---

BİR GÜN HER ŞEY ESKİ BİR FOTOĞRAFA DÖNÜŞÜR

Çocukluğumuzun fotoğraflarına bakarken bunu daha iyi anlarız.

Bir zamanlar bizim için bütün dünya olan insanlar vardır o fotoğraflarda.

Bazıları artık yoktur.

Bazıları uzaklardadır.

Bazıları değişmiştir.

Bazıları hayatımızdan çıkmıştır.

Ama fotoğraf aynı kalmıştır.

Gülümseyen yüzler...

Bir masa...

Bir sokak...

Bir ev...

Bir bayram...

Bir yaz günü...

O fotoğrafa bakarken insanın içinden tuhaf bir cümle geçer:

“Meğer o günler ne kadar kıymetliymiş.”

Oysa o günlerde bunu bilmiyorduk.

Çünkü insan yaşarken zamanın değerini tam olarak anlayamıyor.

Zaman geçtikçe anlıyor.

Belki de hayatın bize öğrettiği en büyük derslerden biri şu:

Kıymetini sonradan anlayacağımız şeyleri bugün fark etmeyi öğrenmeliyiz.

Çünkü bazı şeylerin telafisi yoktur.

Bazı insanlar ikinci kez gelmez.

Bazı sözler geri alınamaz.

Bazı kapılar yeniden açılmaz.

Bazı yıllar geri dönmez.

---

BİRİKTİRDİĞİMİZ ŞEYLER Mİ, YAŞADIKLARIMIZ MI?

Modern insanın büyük çelişkilerinden biri de budur.

Hayatını biriktirmek üzerine kurar.

Para biriktirir.

Eşya biriktirir.

Ev biriktirir.

Araba biriktirir.

Makam biriktirir.

Bazen kırgınlık bile biriktirir.

Ama yaşadıklarını yeterince biriktirmez.

Bir dostla içilen çayın hatırasını...

Bir çocuğun gülüşünü...

Bir annenin sesini...

Bir babanın nasihatini...

Bir akşamüstü yapılan uzun sohbeti...

Bir yolculukta edilen kahkahayı...

Yağmur altında yürümeyi...

Sessiz bir gecede gökyüzüne bakmayı...

İnsanın gerçek serveti belki de bunlardır.

Çünkü hayatın sonunda insanın yanında götürebildiği şeylerin listesi oldukça kısadır.

Makamını götüremez.

Parasını götüremez.

Evini götüremez.

Arabalarını götüremez.

İnsanların kendisi hakkında söylediklerini bile götüremez.

Geriye sadece yaşadığı hayat kalır.

Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:

“Ben gerçekten yaşadım mı, yoksa sadece yetişmeye mi çalıştım?”

---

YARININ HESABINI YAPARKEN BUGÜNÜ KAÇIRMAK

Elbette yarını düşünmeliyiz.

Çocuklarımızın geleceğini düşünmeliyiz.

İşimizi, ailemizi, ülkemizi, dünyayı düşünmeliyiz.

Fakat geleceği düşünmek, bugünü feda etmek anlamına gelmemeli.

Çünkü hayat yalnızca varılacak bir yer değildir.

Hayat aynı zamanda yoldur.

İnsan bazen hedefe ulaşmak için o kadar hızlı yürür ki yolun güzelliklerini göremez.

Bir gün emekli olunca yaşayacağını düşünür.

Bir gün zengin olunca mutlu olacağını düşünür.

Bir gün bütün sorunlarını çözdüğünde huzura kavuşacağını düşünür.

Bir gün zamanı olduğunda ailesiyle oturacağını düşünür.

Bir gün...

Hep bir gün...

Ama o gün geldiğinde başka bir günün peşine düşer.

Böylece hayat, sürekli ertelenen bir geleceğe dönüşür.

Ve insan farkına varmadan ömrünün en güzel yıllarını “bir gün” diyerek tüketir.

Oysa hayatın en büyük sırrı belki de şudur:

Bir gün diye beklediğimiz hayat, aslında bugün yaşadığımız hayattır.

---

İNSANLARIN DEĞİL, ZAMANIN PEŞİNDEN KOŞUYORUZ

Bazen birbirimizle yarışıyoruz.

Kim daha başarılı?

Kim daha zengin?

Kim daha güçlü?

Kim daha tanınmış?

Kim daha yüksek bir makama sahip?

Kim daha çok kazanıyor?

Kim daha fazla görünür?

Oysa zaman bütün bu yarışlara aynı mesafeden bakıyor.

Zengin de yaşlanıyor.

Yoksul da.

Ünlü de.

Sessiz yaşayan da.

Güçlü de.

Güçsüz de.

Makam sahibi de.

Sıradan insan da.

Zaman kimseye ayrıcalık tanımıyor.

Ve belki insanın eşit olduğu en büyük yer burasıdır.

Hepimiz aynı saatin içindeyiz.

Hepimiz aynı belirsizliğin içinden geçiyoruz.

Hepimizin yarını hakkında kesin bir bilgisi yok.

O hâlde birbirimizi küçümsemek, birbirimizle bitmeyen bir yarışa girmek, hayatı yalnızca sahip olduklarımız üzerinden değerlendirmek neden?

Belki biraz yavaşlamamız gerekiyor.

Birbirimizi daha çok dinlememiz...

Daha çok affetmemiz...

Daha az kırmamız...

Daha az öfkelenmemiz...

Daha çok paylaşmamız...

Çünkü yarının bize ne getireceğini bilmiyoruz.

---

BAZEN EN BÜYÜK ZENGİNLİK, VAKİT AYIRMAKTIR

Bir insanın size ayırdığı zaman, aslında size verdiği ömründen bir parçadır.

Bunu çoğu zaman unutuyoruz.

Birisi sizinle konuştuğunda size yalnızca birkaç dakika vermiyor.

Ömründen birkaç dakika veriyor.

Belki o birkaç dakika onun bir daha yaşayamayacağı dakikalar.

Bu nedenle zaman, insanın verebileceği en kıymetli hediyelerden biridir.

Bir dostunuzun yanında oturmak...

Bir büyüğünüzü ziyaret etmek...

Bir çocuğu dinlemek...

Yaşlı bir insanın anlattığı aynı hikâyeyi bir kez daha sabırla dinlemek...

Bunların hiçbiri zaman kaybı değildir.

Tam tersine, hayatın kendisidir.

Çünkü insanın bir gün dönüp baktığında hatırlayacağı şeylerin çoğu, sahip olduğu eşyalardan değil; paylaştığı zamanlardan oluşacaktır.

---

YARINLARIN SAHİBİ OLAMAYIZ AMA BUGÜNÜN SORUMLUSUYUZ

“Yarını bilmiyorsak hiçbir şey yapmayalım” demek değildir mesele.

Tam tersine...

Yarının belirsiz olduğunu bildiğimiz için bugün daha anlamlı yaşamalıyız.

İyiliği ertelememeliyiz.

Özrü ertelememeliyiz.

Sevgiyi ertelememeliyiz.

Dostluğu ertelememeliyiz.

Hayallerimizi sürekli ertelememeliyiz.

İnsanların kalbine dokunmayı sonraya bırakmamalıyız.

Çünkü yarının sahibi değiliz ama bugünün sorumlusuyuz.

Bugün söylediğimiz sözden sorumluyuz.

Bugün yaptığımız iyilikten sorumluyuz.

Bugün kırdığımız kalpten sorumluyuz.

Bugün kaçırdığımız fırsattan sorumluyuz.

Bugün elimizden geldiği hâlde yapmadığımız şeylerden sorumluyuz.

Belki de hayatın bize verdiği en büyük özgürlük budur:

Bugünü değiştirebilme imkânı.

Dün geçti.

Yarın henüz gelmedi.

Elimizde olan tek gerçek zaman, şu andır.

---

HAYAT BİZE BORÇLU DEĞİL

Bazen hayata kızıyoruz.

“Ben bunu hak etmedim.”

“Benim başıma neden bunlar geldi?”

“Ben bu kadar uğraştım, neden olmadı?”

“Ben iyi niyetliydim, neden kaybettim?”

Bu soruların hepsinin insanca bir tarafı var.

Fakat hayatın bize verilmiş bir sözleşmesi yok.

Hayat bize kolaylık borçlu değil.

Başarı borçlu değil.

Uzun ömür borçlu değil.

İstediğimiz her şeyi verme zorunluluğu yok.

Hayat, bütün bunların yanında bize bir fırsat sunuyor:

Yaşamak.

Bazen güzel...

Bazen zor...

Bazen eksik...

Bazen şaşırtıcı...

Bazen acı...

Ama gerçek.

Belki mesele, hayatın neden istediğimiz gibi olmadığını sürekli sormak yerine, elimizdeki hayatla ne yapabileceğimizi sormaktır.

Çünkü yarının sahibi değiliz.

Fakat bugünün sahibiyiz.

Bugünkü tavrımızın...

Bugünkü kararımızın...

Bugünkü sevgimizin...

Bugünkü iyiliğimizin...

---

BİR GÜN HERKESİN YARINI BUGÜN OLACAK

İnsan hayatının en büyük ironilerinden biri de budur.

Bugün “yarın” dediğimiz gün bir gün gelir.

Ve o gün geldiğinde artık ona “yarın” demeyiz.

“Bugün” deriz.

Sonra başka bir yarının peşine düşeriz.

Bu böyle devam eder.

Ta ki insan bir gün geriye bakıp:

“Ne çabuk geçti.”

deyene kadar.

Çocukluğumuz bir zamanlar gelecekti.

Sonra geldi.

Gençliğimiz bir zamanlar gelecekti.

Sonra geldi.

Bugünümüz de bir zamanlar gelecekti.

Ve şimdi burada.

Demek ki hayat dediğimiz şey, sürekli geleceğini sandığımız günlerin arka arkaya geçip gitmesinden ibaret.

Öyleyse insan neyi bekliyor?

Hayatın başlamasını mı?

Hayat zaten başladı.

---

KİM YARINLARIN SAHİBİDİR Kİ?

Belki bu sorunun cevabı çok basit:

Hiç kimse.

Ne zengin olan...

Ne güçlü olan...

Ne makam sahibi...

Ne genç...

Ne yaşlı...

Ne akıllı...

Ne bilgili...

Hiç kimse yarının sahibi değildir.

Yarının yalnızca misafiriyiz.

Belki davetliyiz.

Belki değiliz.

Bunu bilmiyoruz.

Ama bugün sofradayız.

Bugün nefes alıyoruz.

Bugün sevebiliyoruz.

Bugün konuşabiliyoruz.

Bugün bir insanın elini tutabiliyoruz.

Bugün bir gönül alabiliyoruz.

Bugün bir çocuğun yüzünü güldürebiliyoruz.

Bugün bir dostumuzu arayabiliyoruz.

Bugün bir yanlıştan dönebiliyoruz.

Bugün yeni bir başlangıç yapabiliyoruz.

Öyleyse yarının sahibi olmaya çalışmak yerine bugünün hakkını vermek belki de insanın yapabileceği en doğru şeydir.

Çünkü yarın geldiğinde, onu da bugün olarak yaşayacağız.

Ve bir gün, bugün de geçmiş olacak.

---

SON SÖZ: YARINA BIRAKILMAYACAK KADAR KIYMETLİ BİR HAYAT

Belki de hayatın bize sorduğu en önemli soru şudur:

“Daha ne kadar erteleyeceksin?”

Daha ne kadar sevmeyi?

Daha ne kadar affetmeyi?

Daha ne kadar konuşmayı?

Daha ne kadar susmayı?

Daha ne kadar hayal kurmayı?

Daha ne kadar yaşamayı?

İnsan bazen ömrünü yaşamak yerine ömrünü planlıyor.

Oysa planların arasında kaybolan şey, hayatın kendisi.

Bugün sahip olduğumuz insanlara yarın sahip olacağımızı bilmiyoruz.

Bugün içtiğimiz çayın tadını yarın aynı şekilde alacağımızı bilmiyoruz.

Bugün baktığımız gökyüzünün altında yarın da aynı yerde olacağımızı bilmiyoruz.

O yüzden hayatı küçümsememek gerekiyor.

Bir anı bile.

Bir dostu bile.

Bir sohbeti bile.

Bir iyiliği bile.

Bir özrü bile.

Bir gülümsemeyi bile.

Çünkü bazen insanın bütün ömrü, farkına varmadığı küçük anların toplamından oluşuyor.

Ve sonunda insan anlıyor:

Yarının sahibi değiliz.
Dünün sahibi zaten değiliz.
Elimizde yalnızca bugün var.

Belki de insanın kendisine söylemesi gereken en dürüst cümle budur:

“Kim yarınların sahibidir ki?”

Hiç kimse...

Öyleyse bugün elimizdeyken hayatı yaşayalım.

Sevilecekleri sevelim.

Kırdıklarımızdan özür dileyelim.

Gönül aldıklarımızı çoğaltalım.

İyiliği ertelemeyelim.

Dostluğu ihmal etmeyelim.

Ailemizle geçireceğimiz zamanı başka şeylere kurban etmeyelim.

Ve en önemlisi, hayatı sürekli yarına bırakmayalım.

Çünkü yarın geldiğinde, belki de yine “yarın” diyeceğiz.

Sonra bir gün fark edeceğiz ki ömrümüz, hep ertelenen yarınların arasında sessizce geçip gitmiş.

İşte o gün insanın elinde yalnızca bir soru kalacak:

“Ben ne zaman yaşadım?”

Cevabı bulmak için o günü beklemeyelim.

Çünkü hayat, yarın değil.

Hayat bugün.

Ve kim bilir...

Belki de yarın dediğimiz şey, bize hiçbir zaman ait olmayacak.

Ama bugün hâlâ bizim.

O bugünümüzün kıymetini bilelim.

Çünkü kim yarınların sahibidir ki?

....

Sevgi ile kalın
..
MEHMET SEBİH ALTUN
[email protected]