Diyarbakır’a adım attığınız an, sıradan bir kente değil; çağların birbirine fısıldadığı açık hava müzesine girdiğinizi hissedersiniz.
Bazalt taşının serinliğinde saklanan bin yıllık hikâyeler, Sur içinin dar küçelerinden Dicle’nin çağıltısına kadar her köşe başında sizi karşılar. Burası aceleye gelecek bir şehir değildir; sindirerek, taşın sesini dinleyerek gezilir.
Güne başlamak için en doğru adres, kentin kalbi sayılan Hasan Paşa Hanı’dır. Avludaki su şırıltısı eşliğinde yapılan zengin bir kahvaltı, Sur sokaklarını arşınlamak için gereken enerjiyi verir. Hanın hemen karşısında yükselen Ulu Cami, İslam dünyasının 5. Harem-i Şerif’i unvanını boşuna taşımaz; avlusundaki dev sütunlar ve El-Cezeri’nin izini taşıyan güneş saati, medeniyetlerin nasıl üst üste inşa edildiğinin en somut kanıtıdır.
Birkaç adım ötede Dört Ayaklı Minare karşılar sizi. Dört sütunuyla dört mezhebi simgeleyen bu tekil yapı, İslam mimarisinde eşine az rastlanır bir zarafet sunar. Biraz yorulduğunuzda rotayı Sülüklü Han’a kırmak gerekir; asma ağaçlarının gölgesinde içilen bir menengiç ya da süvari kahvesi, Diyarbakır’ın kendine has ritmini yakalamanın en güzel yoludur.
Surların eteklerine indiğinizde ise manzara bambaşka bir derinlik kazanır. UNESCO tescilli Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır bereketiyle şehri besleyen zümrüt bir gerdanlık gibi uzanır. Günün yorgunluğunu atmak için son durak mutlaka On Gözlü Köprü olmalıdır. Dicle’nin kıyısında, nehrin akışına ve batan güneşin bazalt taşlar üzerindeki kızıllaşan gölgesine karşı demli bir çay yudumlamak, bu şehre veda değil ancak yeniden gelme sözü verdiren anlardan biridir.
Diyarbakır, sadece gezilip görülen değil; taşında, nehrinde ve sofrasında yaşanıp hissedilen kadim bir hafızadır.