Yaşayan bir ağaçtan elde edildikten sonra yaşamaya devam etmenin diğer boyutudur kâğıt ve kalem… Vücudun kuzey ve güneyinden dil meydanına akın eden süvarilerdir. Analitik düşünce formlarından en naif şiirlere kadar rolü vardır. Bir âşık maşukun pencere dibine yapışıp serenat yapmadan bir matematikçi x sayısından sonsuza uzanan bir limit problemini çözmeden evvel bu ikiliye muhtaçtır.

Boş bir kâğıdı garipsedim hep. Onun temizliği insanın gözlerini alır, içini ferahla uyuşturur. Ancak işlenmemiş olması bir soru işaretini havada asılı tutar; karalanıp silinen ardından düzeltilmiş bir yazıyı içeren bir sayfa ile hiç işlenmemiş bir sayfa aynı mıdır? Düşüncelerden, kalemlerden ve gözyaşlarından habersiz mahzenlerde nafile sararıp solan sayfaların utangaçlığından Allah’a sığınırız.

Kar yağar lapa lapa. Her tanesi yere ulaşmayı sabırla beklerken hayallere dalmamak işten bile değildir. Dibe daldıkça insana zirvede yer veren bu hayal okyanusunda oksijensiz kalmanın tadını her ölü bilemez. Her yer yeni ütülenmiş pamuktan örtü gibi dümdüz. Bir yaban veya evcil hayvanın dahi izleri olmayan bu dokunulmamış beyaz mahşerde bir ayak izi insanı mesrur ederdi. Bu dokunulmamışlığın aksine iç içe karışmış düşüncelerin merkezinde toz duman solumak insanı bıktırır mı?

Ne süt beyaz ne antrasit gri ama kül rengi bir gökyüzünün altında biyolojide kalp psikolojide yürek denen et parçasına az yüklendik. Kan ve proteinden müteşekkil bu organın içindeki hasret, hayal kırıklıkları, sevda yığınlarını dışarıya fışkırtmanın diğer adı değil midir anlatmak ve anlaşılmak cüreti? Dağları delip dağdan ovalara su hattı uzatabilen insan yürekten yüreklere güzel bir sözcük, sorar bir bakış ve sıcak bir hemhal olma köprücükleri kuramadı. Sahi; insan zalim ve cahildi, öyle mi?

Parmak uçlarımızdan yüreklere, zihinlere ve nihayetinde gözlere uzanan bir yer edinme serüveni yazının icadıyla yaşıttır. Yaprak ve ağaç lifleri ile örtünmeden tarz ve model tekstil ürünlerine uzanan zaman diliminde insanda anlatmaya ve anlaşılmaya olan ihtiyaca dair çok şey değişti. İlkel(!) zamanlarda var olan şeffafiyetten modern insan katılığı ve kapalılığına muhatap olan zaman yalnızlık meyvesini verdi. Bir kuş uçmanın, bir arı bal yapmanın tadını bilmez ama bir insan anlatmanın ve anlaşılmanın tadına doğar doğmaz süt emmeden ağlayarak varmak ister. Kemiklerde en az ilik kadar yaşatır kendini bu hasret; anlatmak ve anlaşılmak… Ama neyle ve nasıl?

Yaşayan bir ağaçtan elde edildikten sonra yaşamaya devam etmenin diğer boyutudur kâğıt ve kalem… Vücudun kuzey ve güneyinden dil meydanına akın eden süvarilerdir. Analitik düşünce formlarından en naif şiirlere kadar rolü vardır. Bir âşık maşukun pencere dibine yapışıp serenat yapmadan bir matematikçi x sayısından sonsuza uzanan bir limit problemini çözmeden evvel bu ikiliye muhtaçtır. Bizler ise Sümerlerin yazıyı icadında yaşadıkları mutluluğun kırıntısına muhtacız. Anlatmak ve anlaşılmanın güçlü argümanları olan kâğıt ve kaleme hak ettikleri ilgiyi veremedik mi?

İnsan gittikçe yalnızlaştı kâğıt ve kaleme rağmen. Bir elveda mektubu yazarken bir nakış içerisine sevdayı gizlerken kaleme sarıldık ama onu sahiplenmedik. Okuduğumuz kitabın betimlemelerindeki sokaklardan teker teker geçerken kalemin gücünü kavrayamadık. Dokunurken kâğıdın hamurundan anne sıcaklığını hissedemedik. Parmaklarımızın ucunda bir kılıç edasıyla her gün çevirdiğimiz kalem yine parmaklarımızın arasından su gibi akıp gitti. Hal böyleyken bir hareketlilik izi taşımayan kardan bembeyaz örtü gibi ruhlar yalnız kalır. parmaklardan düşüncelere uzanan köprünün ayakları kalem üstü kâğıt değil yapayalnız kaktüslü sahraları olur. Bilim adamı ile şairin ruhları kalem ve kâğıtsız kalınca gözyaşı kanalları tıkanır birinden zulüm öbüründen vaveylalar yükselir. Öyleyse kalem ve kâğıdı koruyalım. Defalarca kirlense de temizleyip yepyeni bir başlangıçla ruhları yaşatalım diye kalem ve kâğıdı koruyalım.

YAZAR: Mehmet DURAK

Harita Yüksek Müh.-Şehir Plancısı

Siyaset Bilimci