Bazen bir şehri anlamak için sadece sokaklarında yürümek yetmez; toprağının altına, hafızasının derinliklerine bakmak gerekir. İşte Diyarbakır tam da böyle bir şehir… Sadece bir yerleşim yeri değil, insanlık tarihinin sessiz tanığıdır.
Güneydoğu Anadolu’nun kalbinde, Dicle Nehri’nin bereketli kıyısında yükselen Diyarbakır, binlerce yıldır medeniyetlerin kesişim noktası olmuştur. Asur kaynaklarında “Amid”, Roma döneminde “Amida” olarak anılan bu kadim şehir, tarih boyunca stratejik konumu nedeniyle hep göz önünde olmuş, kimi zaman fethedilmiş, kimi zaman yeniden inşa edilmiştir. Ama her seferinde ayakta kalmayı başarmıştır.
Diyarbakır’ın hikâyesi, aslında insanlığın hikâyesidir. Paleolitik çağdan itibaren bu topraklarda insan izlerine rastlanır. Mağaralarda yaşayan avcı-toplayıcı topluluklardan, yerleşik hayata geçen ilk köylere kadar uzanan bu süreç, bölgenin ne denli köklü bir geçmişe sahip olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bu kadim geçmişin en somut izlerinden biri, Bismil’deki Körtik Tepe’dir. Yaklaşık 12 bin 500 yıl öncesine uzanan bu yerleşim, insanlığın yerleşik düzene geçiş sürecine ışık tutar. Burada bulunan evler, mezarlar ve günlük yaşam eşyaları, bugünün modern dünyasının temellerinin ne kadar eskiye dayandığını gösterir. Üstelik çevresini saran surlar, o dönem insanlarının bile örgütlenme ve savunma bilincine sahip olduğunu ortaya koyar.
Benzer şekilde Ergani’deki Çayönü de tarihin derinliklerinden bugüne uzanan bir başka önemli merkezdir. İlk yerleşik yaşamın izlerini taşıyan bu alan, mimariden sosyal yaşama kadar birçok konuda insanlık tarihine dair önemli ipuçları sunar. Kerpiç yapılar, ölü gömme gelenekleri ve günlük yaşam kalıntıları, o dönemin insanını bugüne taşır.
Tarih boyunca Hurrilerden Mitannilere, Asurlardan Perslere; Roma’dan Bizans’a, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar sayısız medeniyet bu topraklarda hüküm sürmüştür. Her gelen bir iz bırakmış, her iz Diyarbakır’ın kültürel dokusunu biraz daha zenginleştirmiştir. Bu yüzden Diyarbakır sadece bir şehir değil, adeta katman katman yazılmış bir tarih kitabıdır.
Bugün Diyarbakır’a baktığımızda gördüğümüz sadece taş yapılar, surlar ya da tarihi eserler değildir. Aynı zamanda binlerce yıllık birikimin, farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşama tecrübesidir. Bu şehir, geçmişle geleceğin aynı anda var olabildiği nadir yerlerden biridir.
Belki de bu yüzden Diyarbakır’ı anlatmak kolay değildir. Çünkü onu anlatmak, sadece bir coğrafyayı değil; insanlığın yolculuğunu anlatmaktır.
Ve belki de en doğrusu şudur:
Diyarbakır, tarihin sadece yazıldığı değil, hâlâ yaşamaya devam ettiği bir şehirdir.