Ömür dediğin nedir? Belki bir rüya, belki tatlı bir hayal, belki de içinde acıların ve sevinçlerin harmanlandığı kısa bir yolculuk… Kim bilir? Belki de mumdan yapılmış bir kayıktır ömür; kırılgan, narin, her an erimeye hazır. Ve biz, bu kayıkla volkanik bir denizde karşı kıyıya ulaşmaya çalışırız. Ama mum erir, kayık dağılır ve belki de hiç varamayız istediğimiz yere.

İnsanın arzuları, emelleri, hayalleri vardır. Kimisi tutunur bir dal gibi görünen umutlara, kimisi sonsuz sanır zamanı. Oysa ömür, bir nefes kadar kısadır. Bir çocukluk baharında uçurtmanın gökyüzünde kayboluşu kadar hızlı geçer. Gençlik ateşi söner, orta yaşın telaşı gelir ve bir bakarsın ki hayat, avuçlarından kum taneleri gibi akıp gitmiş.

Mumdan kayığımızla yol alırken dalgalar bizi savurur. Kimi zaman sevdiklerimizle güldüğümüz sakin sular, kimi zaman kaybettiklerimizle yüreğimizi dağlayan fırtınalar… Ve her şeye rağmen kürek çekmeye devam ederiz. Çünkü biliriz ki bu yolculukta asıl olan, karşıya ulaşmak değil, yol boyunca yaşadıklarımızdır.

Belki de ömrün anlamı budur: Ulaşamadıklarımızın hüznüyle, ulaştıklarımızın sevinci arasında savrulmak. Ve her şeye rağmen, o kırılgan mumdan kayıkla, o kudurmuş denizde bir an bile kürek çekmeyi bırakmamak…

Çünkü ömür, belki de bir anlık gülümsemedir. Belki de bir damla gözyaşı… Ama kesin olan bir şey varsa, o da bu yolculuğun bir daha tekrarlanmayacak oluşudur. Öyleyse, mum eriyip kayık dağılmadan önce, denizin ortasında yıldızlara bakmayı unutmayalım. Belki de aradığımız karşı kıyı değil, yol boyunca yaşadığımız sevinçlerdir.