Toplum olarak nereye gidiyoruz? Bayramlarımızı hâlâ eskisi gibi kutluyor muyuz? Bu sorular, aslında hepimizin zihninde dolaşan bir merak. Çünkü bayram dediğimiz şey, sadece tatlı ve kahve ikramı değil; aynı zamanda kültürün, geleneğin ve kuşakların birbirine aktardığı bir miras.

Çok değil belki 20-30 sene sonrasını düşünmek bile insanın içini acıtıyor. Bugün eli yüzü nur, ak sakallı Dedelerimizin cami çıkışındaki o vakur duruşu, torunlarına dualar eden o mübarek elleri… Onların yerini kimler alacak? Kulağı küpeli, saçı bağlı, top sakallı, vücudu dövmelerle kaplı bir “Dede” profili mi çizeceğiz geleceğin aile albümlerine?

Ve yaşlı Ninesi olacak evlerin… Eli yüzü nur içinde, başı kapalı, ahlakıyla, hayâsıyla örnek olan kadınlarımızın yerini, saçının yarısı ağarmış yarısı mora çalmış, daracık pantolonlarına sığdırmaya çalıştığı bedenini baştan aşağı dövmelerle süslemiş “Nine” figürü mü dolduracak?

Çok acı ama gerçek. Sadece bir dış görünüş meselesi değil bu. Düşünce dünyamız, değer yargılarımız, saygı ölçülerimiz, merhamet duygumuz, “helal-haram” hassasiyetimiz değişiyor. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı belki ama ruhumuzu yoksullaştırdı. Bayramları eskisi gibi kutlayamıyoruz çünkü bayramı var eden o komşuluk ilişkileri, o büyüklerimize saygı küçüklerimize sevgi bağları zayıfladı. Geleneklerimize göreneklerimize bağlılığımız “aman bir şey olmaz” lara kurban gidiyor.

Bu satırları, sadece yakınmak için değil, belki bir farkındalık oluşur umuduyla yazıyorum. Toplum olarak hızla başka bir yere evriliyoruz. Bu evrilmenin doğal bir değişim mi yoksa bir erozyon mu olduğuna hep birlikte karar vermeliyiz.

Zira dedelerimizin ve ninelerimizin duaları arasında bir yerlerde kaybolup gitmek üzereyiz. Daha vakit var. Lakin vakit çok geç olmadan.