Diyarbakır denildiğinde akla yalnızca surlar, hanlar, köprüler gelmez. Elbette ki bu kadim şehir, taşlarına sinmiş tarihî mirasıyla turistlerin ilgisini çeker. Ancak Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan, sadece taşın ve tarihin dili değildir; insanının gönül zenginliğidir.

Kadim Şehrin Kadim İnsanları

Diyarbakır denildiğinde akla yalnızca surlar, hanlar, köprüler gelmez. Elbette ki bu kadim şehir, taşlarına sinmiş tarihî mirasıyla turistlerin ilgisini çeker. Ancak Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan, sadece taşın ve tarihin dili değildir; insanının gönül zenginliğidir.

Geçen Kurban Bayramı’nın arefe gününden bir gün önce, öğle namazını kılmak için Ulu Camii’ye gittim. yaşadığım küçük ama derin bir an, bu gerçeği bir kez daha hatırlattı bana.

En ön safta bir yer buldum. İmamın kamet getirmesini beklerken yanımda duran hiç tanımadığım nur yüzlü yaşlı bir dede, elini cebinden çıkardı ve bana uzattı. İlk başta güzel kokulu bir esans sandım. Ama avucunu açınca şekerler olduğunu gördüm. Nezaketen bir tane almak istedim. Fakat o dede, “Ne malê yetîmayê” (yetim malı değil) diyerek, avucundaki tüm şekerleri almamı istedi.

İşte Diyarbakır’ın kadim insanı budur: Paylaşmayı ibadet, ikramı gönül borcu sayar. Misafirperverliği sadece evinin kapısında değil, caminin saflarında da gösterir. Bu şehirde ikram edilen bir şeker, bazen bir tarihî eserden daha çok şey anlatır. Çünkü o şeker, Diyarbakır’ın mertliğini, içtenliğini ve gönül zenginliğini temsil eder.

Turistler surları, hanları, köprüleri görmeye gelir. Ama asıl hatıralarını, işte böyle gönül dolusu insanlardan alır. Diyarbakır’ın kadimliği, sadece taşında değil; insanının avucunda, tebessümünde, ikramında gizlidir.