57 Yaşındaki Çelik Kanatlar ve Yerdeki Lüks Sedanlar

Düşen bir askeri kargo uçağının enkazı, sadece metal parçaları değil, aynı zamanda bir milletin yüreğinden kopan parçaları da serpiyor yeryüzüne. Her bir şehit haberi, sarsıcı bir acının yanı sıra, kaçınılmaz olarak bazı soruları da beraberinde getiriyor. En son yaşadığımız bu trajik kazanın ardından zihinleri kurcalayan en baskın soru şuydu: "Bu ülkenin en seçkin askeri personelini, 57 yaşında, neredeyse emekli olmuş bir uçakla neden taşıyoruz?"

Bu, meşru ve haklı bir öfkenin sorusudur. Cevabı ise, ülke olarak önceliklerimizin acı bir fotoğrafını önümüze seriyor.

Bir düşünün: Devletin bir bakanlığında, bir genel müdürlükte, kaç yönetici, 57 yaşında bir makam aracına binmeyi kabul eder? Kaç bürokrat, lastikleri yıpranmış, fren sistemi şüpheli, elektronik aksamı antika bir sedan ile yola çıkmayı göze alır? Cevap ortada. Zira onların konforu, güvenliği ve "devlet itibarı" için araç filosu neredeyse her yıl en lüks ve en son model araçlarla yenilenir. Peki, aynı "itibar" ve "konfor" anlayışı, görevi gereği ölümle burun buruna yaşayan askerlerimiz için neden geçerli değil?

Savunma sanayii, dünyanın en pahalı ve teknoloji-yoğun sektörlerinin başında gelir. Yeni bir kargo uçağının maliyeti yüz milyonlarca dolardır. Türkiye, son yıllarda savunma sanayiinde muazzam bir atılım yapmış, insansız hava araçları gibi alanlarda dünyaya meydan okur hale gelmiştir. Ancak görünen o ki, bu kaynaklar ve kapasite, stratejik önceliklere dağıtılırken, "personel nakliye" gibi hayati ama belki de daha az göz önünde olan bir kalem, maalesef geri planda kalıyor.

Uçakların ömrü, düzenli ve titiz bakımlarla uzatılabilir. Ancak her metalin, her parçanın bir yorulma ömrü vardır. 57 yıl, bir insan ömrünün büyük bölümüdür. Bu süre, bir uçak için ise neredeyse bir ömürdür. Yedek parça bulmanın zorlaştığı, teknolojisinin çağın çok gerisinde kaldığı, en ufak bir arızanın bile felaketle sonuçlanabileceği bir risktir bu. "Eski ama idare eder" mantığı, ofis sandalyelerinde, bilgisayarlarda belki kabul edilebilir. Ama gökyüzünde, onlarca can taşıyan bir araç için kabul edilemez bir maceradır.

Sorun sadece bütçe veya teknolojik yetersizlik de değil. Asıl mesele, bir zihniyet meselesidir. Yerdeki lüks, gösterişli makam araçları, devletin "yüzü" olarak görülürken, gökyüzündeki çelik kanatlar, "içindekilerle" birlikte sessiz sedasız hizmet etmeye devam ediyor. Oysa o kanatların altındakiler, bu vatanın en değerli varlıklarıdır. Onların can güvenliği, her türlü bürokratik konfordan, her türlü makam aracından çok daha önemli olmalıdır.

Yaşanan her kaza, bize aynı acı dersi veriyor: Savunma sanayiindeki başarımızı, envanterimizdeki her bir tekerlekli, her bir kanatlı sistem için aynı azim ve kararlılıkla yenilemeliyiz. İnsansız hava araçlarında dünyaya diz çöktüren bir ülke, kendi kahramanlarını taşıyacak güvenli ve modern uçakları temin etmekte neden zorlanıyor?

Bu, sadece bir uçak meselesi değil, bir vicdan ve öncelik meselesidir. Şehitlerimizin aziz hatırası, bizi bu soruyu sormaya ve cevabını, somut adımlarla almaya mecbur bırakıyor. Artık "idare eden" değil, "en iyisini hak eden" bir anlayışa ihtiyacımız var. Çünkü onların taşıdığı her bir can, bu ülkenin ta kendisidir.