Abdulmenaf Çelebi Sabah uyandığınızda ilk yaptığınız şey ne? Telefonunuzu elinize alıp sosyal medyada gezinmek mi? Peki, ekranı kaydırırken gördüğünüz hayatlara ne kadar inanıyorsunuz?

Bembeyaz dişler, kusursuz tatiller, mutlu aile fotoğrafları ve başarı hikâyeleri… Bu “mükemmel” hayatların arkasında ne var? Belki de hiçbirimiz göründüğümüz kadar kusursuz değiliz. Sadece hayatımızın en güzel anlarını paylaşmayı öğrendik.

Sosyal medya, hayatımıza girdiğinden bu yana iletişim alışkanlıklarımızı kökten değiştirdi. Haber almak, arkadaşlarımızla vakit geçirmek, hatta kendimizi ifade etmek için sık sık ekranlara bakıyoruz. Fakat bu dijital dünyanın parlak yüzeyinin altında, çoğu zaman fark etmediğimiz bir psikolojik yük de birikiyor.

Sosyal medyada gördüğümüz her kare, aslında bir seçimin sonucu. Kimse sabah yataktan kalktığı dağınık hâlini, iş yerinde yaşadığı stresi ya da yalnız başına geçirdiği zor bir akşamı paylaşmak zorunda değil. Bunun yerine tatilden bir fotoğraf, terfi haberi ya da mutlu bir an öne çıkıyor. Filtreler ve düzenleme uygulamaları da eklenince herkesin hayatı bizimkinden daha renkli, daha başarılı ve daha mutlu görünebiliyor.

Algoritmalar da bu algıyı besliyor. Daha fazla ilgi gören, gösterişli ve dikkat çekici içerikler karşımıza daha sık çıkıyor. Sıradan bir günün sıradan bir anını paylaşanların gönderileri ise çoğu zaman arka planda kalıyor. Böylece “Herkes benden daha iyi yaşıyor” düşüncesi, her kaydırmada biraz daha güçleniyor.

Bu yanılsamanın bedeli, çoğu zaman yetersizlik duygusu oluyor. Kendi hayatımızı başkalarının en güzel anlarıyla karşılaştırıyoruz. Böyle bir kıyaslamada kendimizi geride hissetmemiz şaşırtıcı değil. Bir şeyleri kaçırma korkusu da bizi telefonu elimizden bırakamaz hâle getiriyor. Kaygı ve huzursuzluk artarken uyku düzenimiz, dikkati toplama becerimiz ve gerçek hayattaki ilişkilerimiz de bu durumdan etkilenebiliyor. Bu etkiler özellikle gençler ve çocuklar açısından daha fazla önem taşıyor.

Sosyal medyayı bütünüyle hayatımızdan çıkarmak zorunda değiliz. Onunla daha sağlıklı bir ilişki kurmayı öğrenebiliriz: Ekranda gördüğümüz her şeyi gerçek hayatın tamamı sanmamak, kendimizi başkalarının seçilmiş anlarıyla ölçmemek ve zaman zaman telefondan uzaklaşmak…

Belki de en büyük değişim, ekranı kapatıp kendi hayatımıza dönmek ve “mükemmel” olmak yerine gerçek hâlimizi sevmeyi öğrenmekle başlayacak. Unutmayın, kimse hayatının her anını paylaşmıyor. Sizin hikâyeniz de kusurlarıyla, sevinçleriyle ve sıradan günleriyle değerli. Çünkü gerçek hayat, filtrelerin olmadığı yerde başlıyor.