Bazı eşyalar vardır, küçücük görünür ama koca bir hayatı taşır içinde. Bir mendil mesela…
KÖŞE YAZISI
Kimine göre yalnızca avuç içinde sallanan bir kumaş parçasıdır. Kimine göre teri silmeye yarar, kimine göre gözyaşını saklar. Ama bir memleket insanının gözünde mendil bazen bir düğünün coşkusu, bazen bir annenin duası, bazen bir babanın gururu, bazen de yıllar önce geride bırakılmış bir köyün tozlu yollarıdır.
Hele o mendil, halay başının elindeyse…
İşte o zaman başka bir anlam kazanır.
Halay başı mendili öylesine sallamaz.
Bir sağa, bir sola…
Bazen göğe doğru kaldırır, bazen yere doğru indirir.
Arkasında onlarca insan vardır.
Ama o mendilin hareketinde yalnızca bir oyunun ritmi değil, bir topluluğun hikâyesi vardır.
Birlik vardır.
Omuz omuza durmanın, aynı adımı atmanın, aynı türkünün içinde kendini bulmanın hikâyesi…
---
Çocukluğumun düğünlerini düşünüyorum.
Bir düğün denildiğinde aklıma önce davulun sesi gelirdi.
Uzaktan duyulurdu.
Daha düğün evine varmadan anlardın bir şey olduğunu.
Davul vurdukça sokak canlanır, çocuklar koşturur, kadınlar hazırlık yapar, erkekler bir köşede toplanırdı.
Sonra zurna…
Davul ile zurna bir araya geldi mi artık sıradan bir gün olmaktan çıkardı o gün.
Sanki bütün mahalle aynı kalbin içinde atmaya başlardı.
Ve bir süre sonra halay kurulurdu.
Halayın başında biri olurdu.
Elinde mendili…
Bazen yaşlı bir amca.
Bazen delikanlılığının en güzel çağında bir genç.
Bazen de düğünün heyecanıyla gözleri parlayan bir çocuk.
Mendili eline alan kişi aslında yalnızca halayın başına geçmezdi.
Bir sorumluluk alırdı.
Çünkü halayın ritmini o belirlerdi.
Adımı o atardı.
Arkasındakiler ona bakardı.
O hızlanırsa herkes hızlanır, o yavaşlarsa herkes yavaşlardı.
Bir kişinin elindeki küçücük mendil, onlarca insanın hareketine yön verirdi.
Hayat da biraz böyle değil midir zaten?
Bazen küçücük bir davranış, büyük bir topluluğun yönünü değiştirir.
Bazen bir insanın söylediği tek bir söz, yıllarca insanların hafızasında kalır.
Bazen bir elin yaptığı küçük bir hareket, koca bir kalabalığa umut verir.
---
Halay yalnızca oyun değildir.
Halay, bizim birlikte yaşama biçimlerimizden biridir.
Aynı çizgide durmaktır.
Yanındaki insanın elini bırakmamaktır.
Senin ayağın takıldığında yanındakinin seni dengede tutmasıdır.
Çünkü halayda tek başına oynayamazsın.
Bir kişinin ritmi bozması bütün sırayı etkiler.
Bir kişi elini bırakırsa zincir kopar.
Bir kişi geriye kalırsa diğerleri onu bekler.
Belki de bu yüzden halay, bize insan olmanın en güzel derslerinden birini öğretir:
“Ben” tek başına yetmez.
“Biz” olmak gerekir.
Aynı acıda yan yana durabilmek…
Aynı sevinçte omuz omuza verebilmek…
Birinin düştüğü yerde diğerinin elini uzatabilmesi…
İşte halay biraz da budur.
---
Fakat zaman değişti.
Düğünler değişti.
Sokaklar değişti.
İnsanların birbirine bakışı değişti.
Mendiller hâlâ var belki ama eskisi kadar anlam taşıyor mu bilmiyorum.
Eskiden bir düğünün davetiye ihtiyacı yoktu.
Bir evin önünde davul çalardı.
Herkes bilirdi.
“Filancanın düğünü var.”
Komşu gelirdi.
Akraba gelirdi.
Tanıyan gelirdi.
Tanımayan bile gelirdi.
Çünkü düğün yalnızca gelin ile damadın değildi.
Mahallenindi.
Sokağındı.
Memleketindi.
Şimdi ise bazen aynı apartmanda oturan insanların birbirinin kapısını çalmadığı bir dünyadayız.
Aynı masada oturan insanların birbirleriyle konuşmak yerine telefonlarına baktığı…
Aynı sokakta yürüyen insanların birbirinin yüzünü tanımadığı…
Kalabalıkların arttığı ama insanların yalnızlaştığı bir çağda yaşıyoruz.
Belki de bugün bize en çok halay lazım.
Ama öyle düğünlerde oynanan halaydan söz etmiyorum sadece.
Hayatın halayından söz ediyorum.
Birbirimizin elini bırakmadığımız bir halaydan…
---
Halay başı mendili bazen bir liderin sorumluluğuna benzer.
Öne geçen insanın arkasında insanlar vardır.
O yüzden önde olmak yalnızca görünmek değildir.
Önde olmak, yük almaktır.
Sorumluluk taşımaktır.
Yanındakini düşünmektir.
Bir adım atarken arkandakilerin de o adıma uyup uymadığını bilmektir.
İşte bu yüzden her öne çıkan insan halay başı değildir.
Mendili sallamak kolaydır.
Ama ritmi korumak zordur.
Kalabalığın önünde yürümek kolaydır.
Ama kalabalığı doğru yere götürmek zordur.
Bir makam sahibi olmak kolay olabilir.
Ama o makamın hakkını vermek zordur.
Çünkü asıl mesele elindeki mendil değildir.
Asıl mesele, o mendilin temsil ettiği güvendir.
Arkandaki insanlar sana güveniyorsa halayın başındasındır.
Sana güvenmiyorsa elindeki mendilin hiçbir anlamı yoktur.
---
Bir de halayın sonunda kalanlar vardır.
Kimse onları pek hatırlamaz.
Oysa onlar da aynı halayın parçasıdır.
Hayat da böyle değil mi?
Bazıları hep ön plandadır.
Adları duyulur.
Fotoğrafları çekilir.
Konuşmaları alkışlanır.
Bazıları ise sessizce yaşar.
Çocuklarını büyütür.
Ekmeğinin peşinde koşar.
Sabahın erken saatinde işe gider.
Akşam yorgun döner.
Kimse ona “Sen ne yaptın?” diye sormaz.
Ama o insan, hayatın asıl yükünü taşır.
Halayın sonunda yürüyen insan da halayın başındaki kadar değerlidir.
Çünkü halay, yalnızca baştan ibaret değildir.
Bir zincirin gücü, en zayıf halkasının gücü kadardır.
Toplum da böyledir.
Bir ülkenin gerçek gücü, en güçlü insanının ne kadar güçlü olduğuyla değil, en yalnız insanının ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.
---
Bazen düşünüyorum da…
O mendiller neden beyaz olurdu?
Belki de cevabı çok basit.
Beyaz, temizliğin rengidir.
Beyaz, barışın rengidir.
Beyaz, yeni bir başlangıcın rengidir.
Halay başı mendili havaya kalktığında belki de insanlar farkında olmadan bir barış işareti görürdü.
“Bugün kavga yok.”
“Bugün kırgınlık yok.”
“Bugün herkes yan yana.”
“Bugün hepimiz aynı türkünün içindeyiz.”
Keşke hayatın her günü böyle olsa.
Keşke insanlar mendili yalnızca düğünde değil, hayatın içinde de sallasa.
Birbirine kin yerine selam verse.
Öfke yerine merhamet gösterse.
Kırmak yerine onarsa.
Ayırmak yerine birleştirse.
Çünkü dünya zaten yeterince yoruldu.
İnsanlık zaten yeterince acı gördü.
Belki artık hepimizin eline bir mendil alma zamanıdır.
Ama o mendili birbirimize karşı değil, birlikte yaşamanın sembolü olarak sallama zamanıdır.
---
Memleketten uzak yaşayanlar daha iyi bilir.
Gurbet insana bazı şeyleri öğretir.
Bir sokak kokusunu özlersin.
Bir tandır ekmeğinin sıcaklığını…
Bir yaz akşamında damın üstünde oturmayı…
Bir akrabanın sesini…
Bir komşunun kapıyı çalmasını…
Bir düğünde davulun uzaktan gelen sesini…
Ve bazen hiç beklemediğin bir anda bir halay türküsü duyarsın.
İçin burkulur.
Gözlerin uzaklara dalar.
Çünkü insanın memleketi yalnızca doğduğu yer değildir.
Memleket, içinde taşıdığı sestir.
Hatıradır.
Kokudur.
İnsandır.
Ve bazen bir mendildir.
O mendil, çocukluğunun elinden tutar.
Seni yıllar öncesine götürür.
Henüz hayatın bu kadar ağırlaşmadığı günlere…
İnsanların birbirine daha yakın olduğu zamanlara…
Bir düğünün bütün mahalleyi ayağa kaldırdığı yıllara…
---
Belki bugün elimizde çok şey var.
Telefonlarımız var.
Arabalarımız var.
Binalarımız var.
Teknolojimiz var.
Ama birbirimizin elini eskisi kadar tutabiliyor muyuz?
Bir insanın derdini dinleyebiliyor muyuz?
Bir komşunun kapısını çalabiliyor muyuz?
Bir dostumuzun yüzüne bakıp “Nasılsın?” diyebiliyor muyuz?
Belki de asıl kaybettiğimiz şey budur.
Mendili değil…
Halayın ruhunu kaybettik.
Çünkü halay demek, yalnızca müziğe ayak uydurmak değildir.
Halay demek, yanındaki insanın varlığını kabul etmektir.
Onunla aynı ritimde yürümektir.
Onu yalnız bırakmamaktır.
---
Ve şimdi gözümün önüne yine bir düğün geliyor.
Davul çalıyor.
Zurna yükseliyor.
İnsanlar meydanda toplanıyor.
Halay kuruluyor.
En önde bir insan…
Elinde beyaz bir mendil.
Mendili havaya kaldırıyor.
Arkasındaki insanlar aynı anda adım atıyor.
Bir sağ…
Bir sol…
Bir ileri…
Bir geri…
Sonra ritim hızlanıyor.
Gülüşmeler…
Alkışlar…
Çocukların koşuşturması…
Yaşlıların uzaktan tebessümü…
Ve o mendil, gökyüzünde küçük bir kuş gibi süzülüyor.
Belki o anda kimse düşünmüyor ama o mendil aslında çok şey anlatıyor.
“Buradayız.”
“Birlikteyiz.”
“Birbirimize bağlıyız.”
“Sen düşersen seni kaldırırız.”
“Sen yorulursan seni bekleriz.”
“Sen ağlarsan yanında oluruz.”
“Sen güldüğünde biz de güleriz.”
Belki insanlığın ihtiyacı olan şey bundan daha fazla değildir.
---
Bir gün bütün mendiller yere düşecek.
Davullar susacak.
Zurnalar susacak.
Düğün bitecek.
Meydan boşalacak.
İnsanlar evlerine dönecek.
Ve hayat, kendi sessizliğinde devam edecek.
Ama geride bir şey kalacak.
Hatıra…
İnsanın ardından bıraktığı güzel izler.
Birinin kalbinde bıraktığı iyilik.
Bir çocuğun hafızasında kalan gülüş.
Bir dostun dilinde edilen güzel bir söz.
Bir annenin duası.
Bir babanın gururu.
Ve belki yıllar sonra birilerinin şöyle demesi:
“Bir zamanlar ne güzel halaylar kurulurdu.”
İşte insanın ömrü de biraz böyle.
Biz de hayatın halayındayız.
Kimimiz önde…
Kimimiz arkada…
Kimimiz yorulmuş…
Kimimiz hâlâ büyük bir umutla mendil sallıyor.
Ama hepimiz aynı dünyanın içinde, aynı hayatın türküsünde yürüyoruz.
Keşke birbirimizin elini bırakmasak.
Keşke mendili düşürenin elinden tutup yeniden kaldırabilsek.
Keşke halayın başında olan da sonunda olan da kendisini aynı değerde hissedebilse.
Çünkü hayat, tek kişinin oynadığı bir oyun değildir.
Hayat bir halaydır.
Ve hepimizin elinde görünmeyen bir mendil vardır.
Kimi onu umut diye sallar.
Kimi sevda diye…
Kimi memleket diye…
Kimi evlat diye…
Kimi özgürlük diye…
Kimi de yarınlara duyduğu inanç diye.
Benim aklımda ise hep aynı görüntü kalır:
Tozlu bir meydan…
Davulun sesi…
Zurnanın nefesi…
Yan yana duran insanlar…
Ve gökyüzüne doğru yükselen bembeyaz bir mendil…
Halay başı mendili…
Belki de o mendil bize yıllardır aynı şeyi söylüyor:
“Ne olursa olsun, el ele tutuşun. Çünkü insan, tek başına yürüyebilir ama ancak birlikteyken halay çekebilir.”
Sevgi ile Kalın.
....
[email protected]
Mehmet Sebih Altun