Diyarbakır denince akla ilk gelenlerdendir o kavurucu sıcak. Öyle bir sıcak ki, kelimelerle anlatmaya kalksanız,

Diyarbakır denince akla ilk gelenlerdendir o kavurucu sıcak. Öyle bir sıcak ki, kelimelerle anlatmaya kalksanız, kelimeler eksik kalır. Sanki güneş, bu kadim şehre aşık olup tutulmuş, bütün ihtişamını, bütün ateşini bu topraklara akıtmış gibidir. Sabahın erken saatlerinden itibaren yavaş yavaş tırmanan ısı, öğle vakti doruk noktasına ulaşır ve adeta nefes aldırmaz.

Diyarbakır’ın sıcağı sadece havanın ısısı değildir; o, bir duygudur, bir deneyimdir. Taş evlerin gölgesinde serinlemeye çalışan insanların ter damlalarında, çarşıda satılan buz gibi meyan şerbetinin serinletici etkisinde, Dicle’nin akışında hissettirdiği ferahlıkta gizlidir bu sıcak. Güneş, surlara vurdukça tarih yanar, toprak ısınır ve zaman burada biraz daha yavaş akar.

Belki de Diyarbakır’ın sıcağı, bu şehrin karakteridir. Serttir, ama bir o kadar da samimi. Yakıcıdır, ama içinde bir sevgi barındırır. Tıpkı bu toprakların insanları gibi… Dışarıdan bakan için dayanılmaz gibi görünse de, Diyarbakırlı onunla yaşamayı bilir, hatta onsuz yapamaz. Çünkü bu sıcak, bu toprakların ruhudur.

Güneş Diyarbakır’a gerçekten âşık olmuşsa eğer, bu aşkın ateşi hiç sönmeyecek demektir. Ve bu şehir, her yaz yeniden bu aşkın kavurucu nefesiyle ısınmaya devam edecek. Bulutlar bazen bu aşka gölge düşürselerde, güneş sıcaklığını yinede eksiltmiyor.

Sözün kısası, Diyarbakır’ın sıcağını anlatmak için kelimeler yetersiz kalır. Onu ancak yaşayan bilir. Ve belki de bu sıcak, bu şehrin gerçek sahibidir; insanlar ise onun misafirleri…