Son dönemlerde siyasi partiler arasında geçiş yapan yöneticiler sıkça tartışma konusu oluyor.

Kimileri bu durumu "siyasetin doğası" olarak görürken, kimileri de "etik bulmayarak" eleştiriyor. Oysa asıl sorgulanması gereken, yöneticinin hangi partiden olduğu değil, etik değerlere bağlı olup olmadığıdır.

Bir yöneticinin A partisinden B partisine geçmesi veya bağımsız olması, tek başına onu "iyi" ya da "kötü" yapmaz. Önemli olan, **bilgi birikimi, liyakat ve tüm vatandaşlara eşit mesafede durup durmadığıdır**. Dini, dili, siyasi rengi ne olursa olsun, bir yönetici görevini tarafsız ve adil bir şekilde yerine getiriyorsa, bu asıl övülmesi gereken niteliktir.

Toplum olarak bazen siyasi kimliklere fazla anlam yüklüyor, kişinin hangi safa geçtiğini, hangi renge büründüğünü ön planda tutuyoruz. Oysa bir yönetici:

- **Halkın çıkarlarını kişisel menfaatinin önünde tutuyor mu?**

- **Karar alırken bilimsel verilere ve kamu yararını göz önünde bulunduruyormu?**

- **Hizmet dağıtımında adaletli mi?**

Bu ve bunun gibi soruların cevabı, onun hangi partiye mensup olduğundan daha çok önemlidir.

Sonuç olarak: Siyasi partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak bir yöneticiyi değerlendirirken aidiyetinden önce **dürüstlüğüne, çalışkanlığına ve adalet anlayışına** bakmalıyız. Unutmayalım ki, gerçek başarı, partilerin değil, **halkın kazanmasıdır**.

**Not:** Siyasetin renkler üstü bir hizmet aracı olduğunu hatırladığımız gün, belki de daha sağlıklı bir demokrasiye adım atmış olacağız.